Galatasaray'dan Tünele doğru
Galatasaray
Postanesinin karşısında Galatasaray Lisesinin görkemli ve süslü
kapısı Beyoğlu'na açılıyor. Köşede adam boyu bir tartı aleti, üstüne
çıkıp para atınca, tartıp kilonuzu içinden çıkan karton bilete yazıp
veriyor.! Sömestre tatillerinde 15 gün boyunca Galatasaray Lisesinin
ilk katında Seronofil Derneği'nin kanarya sergisi geziliyor. Sergiye
giriş ücreti ödeyip girenler, kafesleri içinde sergilenen Alman
ve yerli kanaryaları görüyor, ötüşlerini dinliyor, arzu edenler
kuşlardan ve kafes malzemelerinden satın alabiliyorlar. Galatasaray
Lisesinin arka bahçesinde yaz aylarında konserler de düzenleniyor.
Mavi Işıklar grubu "Makaram sarı bağlar", "Kızılcıklar
oldu mu, selelere doldu mu" gibi aranjman şarkılarını söylüyor,
"Ankara Rüzgarı" ile şöhretini perçinleyen Yıldırım Gürses
de konser veriyor.
Tünele doğru yürümeye başlıyoruz, daha ilk adımlarda sağınızda "Hacopulo
Pasajı" yer alıyor. İçerde
eski püskü, tenha, terkedilmişlik içindeki mağazalar, sanki İstanbul'da
değil de başka bir şehirdesiniz intibaı yaratıyor. Güzel bir avlunun
ortasında sokak lambası direği, düzgün çakıllı zemin döşemesi, avluyu
çevreleyen evlerin yer yer sıvası dökülmüş tuğla duvarları, İtalya'yı,
Fransa'yı anımsatır bir hava yansıtıyor. Sağda "Madam Katia"nın
şapka mağazası var. Yılların bayan şapkacısı bayan Katia Türkçe'yi
kendi şivesiyle yarım yarım konuşuyor, şapkaların özelliklerini,
kumaşlarını, nerelerde giyilebileceğini, nelerle giyilirse daha
uygun olabileceği konusunda fikirleri ile yardımcı oluyor. Kadın
şıklığını şapka tamamlar da diyor. Beyoğlu'na hanımların şapka takarak
çıktığı yıllarda Fransa'dan getirttiği şapkalarıyla ünlü. Özel kumaşlardan
imal edilen geniş kenarlı şapkaları isterseniz satın alabiliyor
veya kiralayabiliyorsunuz. Yanlış hatırlamıyorsam Katia'ya kumaşını
getirenlere sipariş üzeri şapka da yapılıyor. Şapka modası yayılsın
diye defilelere ücret almadan şapka veriyor, bende ara sıra model
çekimleri için şapkalardan alıyor, çekim sonrası iade ediyor, yahut
modeli götürüp o pasajda çekiyorum.
Beyoğlu Cadde üzeri bir başka ünlü mağaza "Lazaro Franko"
var. Tavanı yüksek, iç içe birkaç bölümden oluşan mağazanın raflarına
dizili sağlam, dayanıklı, gerçek yün iç çamaşırları, korse, uzun
don satıyor, havlular, pijamalar da oradan alınıyor. İlyadis, Lion
bunlarda isim yapmış Beyoğlu'nun önemli mağazaları. Lion'dan daha
ziyade kolej talebeleri gri pantolon, lacivert renkli, önden dört
veya altı parlak sarı, metal düğmeli ceketleri alıyorlar. Beyoğlu'nda
caddeye boylu boyunca uzanmış önünde sütunları, içinde avlusu bulunan
bir görkemli bina daha var tam burada ismi Narmanlı Han. 1963-64
olabilir, günlerden bir gün bir film çevriliyor, merak bu ya, set
ekibinin çalışmasına toplanmış bakıyoruz. Filmin
ismi "Koplan İstanbul'da" konusu polisiye, birileri kaçıyor,
Koplan kovalıyor, bu kovalamaca sırasında Narmanlı Han'ın avlusundan
araçla hızla çıkan Koplan Beyoğlu'na dönüyor, Gümüssuyu Caddesinde
Hotel Opera önünden geçerek Dolmabahçe Parkı merdivenlerinden otomobiliyle
iniyor, Kabataş araba vapur iskelesine geliyor. Burada günler öncesinden
tahta bir hızlanma rampası yapılmış, hurda arabalar hazırlanmıştı.
Ya Hüseyin Haki, ya Orhan Erdener isimli araba vapuru film icabı
kovalamaca da ki kaçan otomobil bindikten sonra kapak kaldırıp denize
doğru 10 -15 metre açılıyor. Tam bu sırada iskeleye gelen Koplan
(Bu sahnede dublör kullanılmıştı) bu rampaya hızla çıkıyor ve denize
açılmış vapura, kapak üstüne havadan önceden dizilmiş hurda araçların
üzerine atlayarak kaçan suçluyu yakalıyordu. Çekimini gördüğüm bu
filmi Beyoğlu sinemalarından birinde seyretmiştim.
Markiz Pastanesi ve Japon Mağazası
Tünele
doğru biraz daha yaklaşırken, kürkçü dükkanlarını, Rus konsolosluğunu
geçince karşı tarafında yıllara damgasını vuran 1940'larda Avadis
Orhanyan Çakır tarafından Markiz adıyla işletilmeye başlayıp 70'li
yıllarda kapanarak ve 2003 yılı sonuna dek, kapalı kaldıktan sonra
yeniden açılan "Markiz Pastanesi" bulunuyor. Markiz'in
içinin ise benim çocukluğumda ap ayrı bir yeri var. 1950 li yıllar
anneannem, annem, ben Taksim'den tramvaya biniyor. Markiz'e yakın
durakta muhtemelen Galatasaray da iniyoruz. Bayanların başları şapkalı,
beller ince kum saati misali, mermi gibi sivri uçlu sutyenler, arkasında
topuktan etek hizasına kadar görebildiğim bölümlerinde tek çizgi
çoraplar giyiyorlar, kollarında çanta. Öyle elinde poşet, file taşıyan
yok, ayıp da sayılırdı. 54 - 55 yılları olmalı ben küçüğüm bu yüzden
bana bilet alınmıyor diye somurtuyorum. İnince de ismini tam olarak
bilemediğim belki "Fertek", belki "Olimpos",
belki de "Can" gazozlarının yerdeki kapaklarını ayağımın
ucuyla çukur olan tramvay rayı içine dürtüyorum. Annem kolumdan
çekiyor, yürü evladım diye. Benim
amacım başka, bilet alınmadı ya, tramvayı gazoz kapağının üstünden
geçerken raydan çıkaracağım belki de, çocukluk işte!. Markiz'e geliyoruz
dev fayans panonun karşısına illaki oraya bilmem kaçıncı kez oturuyorum.
Benim ne yiyeceğim zaten evden çıkmadan belli "Adisababa",
bunun için geliyoruz Markiz'e. Soğuk buzlu pastayı dev panoya baka
baka afiyetle yiyor, üzerine de bir bardak soğuk suyu içiyor, bu
defa yürüyerek Taksim'e dönüyoruz. "Bon Marche" mağazasından
üzerime bir şeyler bakılıyor veya alınıyorsa da buna pek sevinmiyorum.
Benim aklım, fikrim "Japon Mağazası"nda. Burası rüya gibi
bir oyuncak mağazası, çocukların akıllarını baştan alacak türden.
Geriye doğru sürtüp zembereği kurunca, namlusundan kıvılcımlar çıkartarak
giden, lastik paletli teneke tanklar, kurşun askerler, mantar tabancaları,
tetiği çekince ucu lastik vantuzlu duvara yapışan çubuk atan tüfekler,
gümüşi renkli, uzun namlu, kapsüllü kovboy tabancaları, tahta kamyonlar,
arkasından kurgulu ayılar, zembereği boşalana dek pervaneleri dönen
teneke uçaklar, logo gibi tahta mimar oyuncakları, yelkenliler,
kızlara cicili bicili elbiseli taş bebekler. En az yarım saat vitrin
camına elimizi, burnumuzu dayayıp bakıyoruz, ayrılmak istemezcesine!
Bazı oyuncaklar alınıyor, ama yine de vitrinden kolumuz çekilerek
zar zor, boynumuz koparcasına geriye bakmaya devam ederek ayrılıyoruz
Japon Mağazasından. Yeni yılda bir de süslüyorlar mı size? Vitrine
Noel Baba filan da koyuyorlar, çam ağaçları, kokinalar, dallara
kar yağmış gibi beyaz pamuklar, pamuklarla cama yazılan yeni yıl
tarihleri, işte o zaman sergilenen o renkli çizgili toplar, sallayıp
içinden bakılınca cam prizmada renklenip çoğalarak değişen geometrik
şekiller gösteren tek gözlü dürbünler, trampetler, borazanlar, mızıkalar,
renk renk cam bilyeler daha da göz alıcı oluyor, içinizde ki çocuk
ise hiç büyümüyor…
Yılların derinliklerinden çıkıp biz yine gelelim 60'ların Beyoğlu'suna.
Tünel'den Yüksek Kaldırım'a
Tünel'deyiz, sol tarafta bugünkü Four Season Restoranın (Dört Mevsim)
yerinde büyük bir fotoğrafçı olan "Foto Süreyya" var.
Vitrininde porteler, eski zamanın modası perma saçlı kahverengi
beyaz büyük boy fotoğraflar duruyor. İçeri giriyor vesikalık çektirmek
istediğinizi söylüyorsunuz, sizi üst kata buyur ediyorlar, bir tabureye
oturtuyorlar, arkanızda siyah düz perde fon, karşınızda ahşap üç
bacaklı bir sehpanın üzerinde haşmetli olduğu kadar eski "Linhof
marka fotoğraf makinesi. Bakmanız gereken nokta gösteriliyor, hiç
kımıldamanız isteniyor, çenenizden üç parmakla tutulup başınız hafifçe
yana bakar şekilde yönlendiriliyor, o vaziyette put gibi duruyor,
göz kırpmıyor, nefes bile almıyorsunuz. Film makinenin içine konuluyor
1,2,3 sayılarak vesikalık çekilip film kutusu makine içinden çıkartılarak,
karanlık odaya banyo için sokuluyor.(Adeta röntgen çektirir gibi)
baskı sırasında rötuş filan da yapıyorlar, fotoğraflar bu şekilde
artistik fotoğraflara kavuşuyorsunuz. Foto Süreyya'dan biraz aşağıda
Beyoğlu
Evlendirme Dairesi ve nikah şekeri dükkanları var. Önü her daim
kalabalık, telaşlı. Şimdi geldik Yüksek Kaldırım'ın
başına sağ taraf Tünel girişine gidiyor. Yokuşun sol başında "Lale
Plak Evi" yer alıyor. İçerde iki kız kardeş çalışıyor, abla
olanı yeşil gözlü, beyaz tenli, güler yüzlü. 66-67 yılları, bir
45 lik plak 12 lira elli kuruş, sonraları 14 Lira oldu, plağın göbeğine
bir de vergi niyetine tayyare pulu yapıştırılıyor. Şarkının ismini
Engin Arman'ın radyo programından öğrendiğimiz ve İngiltere'de liste
başı olmuş, Odeon baskı The Beatles'in "Paperback Writer"
plağını satın alıyor, bu arada diğer yeni çıkanlara da göz göz dizili
raflardan indirtip, hit parçanın bunduğu ön yüzün arkasında ne var
diye bakılıyor. Tezgahta ki genç kız "Bakın,Tülay German'dan
Burçak Tarlası" adlı plak yeni geldi" diye tavsiyede bulunuyor,
birazcık ta plağı başından tadımlık çalıp kaldırıyor.
 |
|
|
|
Şefket Vuraldı Baba
Yüksek Kaldırımdan henüz inmeye başlıyorsunuz Galata Mevlevihane'sinin
tam karşısında bir berber
var İsmi Şefket Vuraldı Baba. Fakat öyle bildiğimiz berberlerden
değil! Kuaför Willi ile birlikte Türkiye'ye kuaförlüğü ilk getiren
iki kişiden biri. Tavanı yüksek dükkanına girince solda iki tane
bordo kırmızı vinleks kaplı eski dişçi koltukları gibi berber koltuğu
var. Duvarda aynalar üzerinde dergilerden kesilmiş bir sürü büyüklü
küçüklü tıraş modeli resmi. Şefket Vuraldı Baba zaten model berberi,
elinize bir resim alıp gidiyorsunuz, ya da oradakilerden birini
beğenip, örnek gösteriyorsunuz, saçınız o model kesiliyor.
Beatles grubunun ünlü gitarcısı, beyni, John Lennon uzun tuttuğu
saçlarını kısacık kestirmiş, uzun saç modası bir ölçüde geçmişti.
Bunun üzerine ben de kaptım Lennon resmini götürdüm Şefket Vuraldı
Babaya, resmi uzatıp "Beni böyle yap" dedim, koltuğa oturdum.
Resmi karşısına koydu, pudra kokulu önlüğü boynumun arkasında ensemde
sıkıca iğneledi. Başladı kesmeye. Şefket Vuraldı Baba ilginç şiirler
okur, konuşurken vecizeler sarf eder, felsefi sözler söylerdi. Saçı,
sakalı beline kadar uzundu, saçını bazen topuz yapar, firkete takardı!
Çok yaşlıydı, İlginç bir porteydi, ben o yıllarda da fotoğrafa meraklıydım,
makinemi götürüp çekmiştim fotoğraflarını. Müşterilerine kendi yaptığı
votkadan ikram ederdi! Votka dediysem bildiğimiz votkayı alıyor,
içine soyulmuş limon kabuklarını koyup bir süre 15-20 gün bekletiyor,
sonra bu limon aromalı Rus votkası gibi aperatifi size küçük kadehlerde
ikram ediyor. Siz içkinizi içerken saçınız kesiliyor, üstüne üstlük
bir de şiirler okuyor. Gazeteci değilim, bi şey değilim ben de bunları
küçük kağıtlara not alıyorum. İşte size 30 yıl sonra bulduğum notların
bir tanesinden birkaç satır.

Bana
benden beni bana sorma ha gafil
neden yüzüm solmuş, saça sakala dolmuş,
Sana nasıl görünüyorsam, beni nasıl görüyorsan
ben öyleyim ha gafil
Ben papağanım saçarım
Beni arayanlara şaşarım
Met edenlerden kaçarım.
Ben ana rahmindeyken çatıdan soyulmuştur derim Ne
öperim ne öptürürüm kemikle deri
Tuttuğum yoldan Dünyada dönmem geri
Alem-i Kainat olsun veli Bana desinler deli. Yeter ki siz olun veli...
Şevket Baba'nın saç kesme tekniği de bambaşka. Bir tutam saç alıyor, geriye doğru
gererek çekerken ucundan köküne doğru ince uzun makası dibe kaydıra kaydıra kesiyor.
Bu tıraş sonunda hiçbir şekilde makas izi kalmıyor, kimse saçınızın kesildiğini
fark edemiyor. Ben öğreneceğim ya, nasıl dikkatli bakıyorum parmak hareketlerine,
stiline anlatamam yani, onun gibi kesen yok çünkü. Konuşmasının arasında iki laf
daha patlatıyor mesela diyor ki" Biliyorum yoktur, öğrenmek vardır, ne kadar
öğrenirsen o kadar cahil olduğunu anlarsın. Harabeye hor bakmayın o harabede ne
defineler yatar"…!!! Berberden çıkıyor birkaç adımda "Horozlu Konfeksiyon"a
geliyorsunuz. Burası kiralık smokin, frak, redingot gibi kostümler kiralıyor.
Üzerinize göre olmazsa oracıkta teyelleyip idareden uyduruyorlar. Film çekimlerinde
kullanılmak üzere sahne kostümleri de bulunuyor. Daha aşağılara doğru iniyoruz
bu defa solda erkek şapkaları yapan, satan ve restore eden şapkacı "Pepo"
var. Yaşlı bir adam, fötr şapkanızı götürüyorsunuz, kalıba sokuyor, üstünü ıslatıyor,
bir de buhar çıkaran ayak pedalı var mı ne? Tam bilemiyorum, ıslak şapka ısıtılıyor,
sonra öylece kalıpta kurumaya bırakılıyor,
ağır hareketlerle, şapkanın etrafını avuçlarının içiyle şöyle şöyle bi şeyler
yapıyor, ne bileyim işte ilginizi çekiyor, kapının ağzında da olsanız içeriye
bakıyor, ayak üstü seyrediyorsunuz, yapılanları. Yokuştan
biraz daha inince sağ tarafta "Papa George" var, müzik aletleri satıyor.
Framus bas gitar, Hoffner marka solo gitarlar, Premier davul takımları, piyanolar,
ünlü bestecilerin klasik müzik bestelerinin notaları satılıyor. Bir de vitrine
çeşitli çaplarda el yapımı Dünyaca ünlü Zilciyan marka zilleri küçükten büyüğe,
yukardan aşağı doğru çam ağacı gibi diziyor. Yokuşun altında bir müzik mağazası
daha var çeşitli markalarda kullanılmış gitarlar, Fender marka gitarlar, davul
takımları, Ravi Shankar'ın kullandığı Hint sazı "sitar" bile bulunuyor.
Yokuşun dönemecinde Zührap Büyük'e ait Arak Müzik evi'nden arayanlar güncel melodilerin
notalarını alıyorlar. Yokuştan biraz daha inerseniz Karaköy'e biraz daha yaklaşıyor
ve burada bir çok delikanlının ilk kez cinsel deneyimlerini gerçekleştirdiği ve
hala günümüzde de faal olan Alageyik Sokağı içinde İstanbul'un genel evi yer alıyor…
70'li yılların sonuna doğru Taksim'den çıkıp Beyoğlu Caddesinin
her iki yanına bakarak Yüksek Kaldırım yokuşuna kadar geldik, "Beyoğlu tamam
mı, hepsi bu kadar mı " derseniz değil tabi. Tünel'den, Galata kulesi ve
Kuledibi'nden, Pera Palas Otelinden, bahsetmedim. Her binanın ayrı anısı çeşitli
nedenlerle dolaştığım yerlerde gördüklerimden bahsedemedim. Mesela Fransız Sarayında
rahmetli Nejat Eczacıbaşı'na şövalye ünvanı veriliş töreni, tavanları resimlerle,
duvarları
tablolarla süslü, saray gibi görkemli bir bina olan Rus Konsolosluğunda katıldığım
bir kokteyli, konsolosluğun karşısındaki hanlardan birinde bulunan stüdyoda şarkıcı
Hayko'nun plak kaydında bulunduğumu detayları ile yazmadım. Bunlar gibi sayısız
yer var, hangi birini anlatsam bir şeyler hep eksik kalıyor. Mesela, Tepebaşı
gazinosu ünlüydü son yıllarında Neçmettin Erbakan bu salonda topladığı kalabalığa
konuşurdu, İngiliz müzisyen Cat Stevans (Yusuf İslam) burada bir basın toplantısı
yapmış neden Müslümanlığı seçtiğini anlatmıştı. Bir de rock gitarist Asım Can
Gündüz ABD den döndükten sonra ilk konserlerinden birini burada vermişti. Beyoğlu'na
açılan ara sokaklardan anlatmak gerekirse, Beyoğlu'nun bir parçası olup ona paralel
uzanan Sıraselviler caddesi de en az Beyoğlu kadar renkli kesitler bulunan bir
yerdi. Özellikle Atatürk Erkek Lisesi ile okulun arka sokağında bulunan Esayan
Ermeni Kız Lisesi, Cumartesi
günleri yarım gün olan tedrisat sonrası öğlen aynı dakikada, aynı sokağa boşaltırdı
öğrencilerini. Bu iki okulun öğrencileri ile bir anda kaynaşıp, kalabalıklaşan
cadde görülmeye değerdi. Öğrencilerin bir kısmı Taksim'e Avrupai bir görüntü kazandıran
ve o zamanlar iki kapısı da açık olup Beyoğlu tarafından girilip, kilise bahçesinden
geçerek Sıraselviler Büyük Maksim karşısına kestirmeden gelinirdi. Vakıf dükkanlarından
biri kocaman bir berberdi, dükkanda dört bir tarafta, dört bir tarafta sekiz kişi
durmaksızın çalışır, hoş sohbetler yapılır, önünde devamlı traş havlusu kurutulurdu.
Büyük Maksim Gazinosu ünlü bir müzikhol olarak fasılla başlayıp, uvertür sanatçılar,
oryantal dansözler, as solistli programları ile kendinden sıkça bahsettirir, İstanbul'un
önemli ailelerini, iş adamlarını en ön masalarda ağırlardı. Maksim, Çarşamba günleri
tekrarlanan "Kadınlar Matinesi" ile ayrıca konuşulurdu. Sıraselviler
Caddesi girişinde bulunan gece klüpleri, tiyatro iyi iş yapardı. Günay'da Huysuz
Virjin sahne alır, şov sırasında ayağından çıkardığı kırmızı dantelli külotunu
açık artırmayla satardı. Birkaç adım ilerde zemin katta "Gel Kulüp"
vardı gecenin ilerleyen saatlerinde 24.00 den çok sonra buraya gelinir kuru fasulye
yenir, şöminede sucuk pişirilir, gece yaşantısına, kulüp havası içinde alkole
devam edilirdi. 70'li yıllarda randevu evleri hızla çoğalmaya başlamış Taksim
Fransız Konsolosluğu arkası, Elmadağ, Sıraselviler Caddesi, İlk Yardım Hastanesi
çevresindeki bir çok binada gece olup el ayak çekildikten sonra part time çalışan
genç kadınların boy gösterdiği yerler olarak gençliğin uğrak yerleri olmuştu!
Yıkımlar ve Trafik 
Şimdi
de Beyoğlu'nun çehresinde önemli bir değişiklik olan trafik yönü ve Tepebaşı'nda
yapılanlardan söz edeceğim. Galatasaray küçük bir meydan, hala da öyle. Köşede
büyük bir zevkle mektuplarımızı gönderdiğimiz, geçmiş yıllarda faal olan tarihi
Galatasaray Postanesi, bitişiğinde gazete mecmua satan bir gazete büfesi, yanı
başı yolu önceleri tramvaylar, seferden kaldırıldıktan sonra otobüslerin, otomobillerin
Beyoğlu'na döndüğü bir yol olarak kullanılıyordu. Ağır yürüyen bu trafikte gelene
geçene, vitrinlere bakarak dur, kalk otomobil kullanmak çok keyifliydi. Dükkan
sahipleri yadırgadı ama yol bir süre sonra araç trafiğine tamamen kapatıldı. Hareketlilik
azaldı, satışlar düştü, zevki kaçtı. 76- 80 yıllarında bir sürü proje üretilmişti.
Beyoğlu-Tepebaşı üzerine. Üniversite tarafından hazırlanarak zamanın belediye
başkanı Bedrettin Dalan'a Fındıklı'da bulunan akademi salonlarında
verilen bir brifinge, görev yaptığım gazete adına, haber amacıyla ben de katılmıştım.
Beyoğlu'nun Restorasyon Projesini anlatan profesör Galatasaray meydanının
ayrı bir havası olduğunu, burada bulunan Galatasaray Lisesinin kapısını 50 metre
bahçeye doğru geri çekilmesi halinde yeni bir meydan kazanılabileceğini önerdi.
Gerçekten de Galatasaray Meydanı az da olsa Londra'nın Piccadily Meydanını anımsatır
benzerlikleri bulunurdu. Aynı profesör konuşmasının bir başka bölümünde Tepebaşı'ndan
bahsederek Beyoğlu'nun bir eğlence kompleksi haline dönüşebilmesi için bu caddeye
açılan ara sokakların temizlenmesi, bu binalardan bizde çok olduğunu, yıkımıyla
fazla bir şey kaybedilmeyeceğini, aksine yolun dar olduğunu vurguladı. Yol dar
olmasına dardı. Beyoğlu'na paralel giden araçlar İngiliz Konsolosluğu arkasına
gelince 90 derecelik sert bir virajı dönerken köşe başında trafik için konmuş
olan sokak aynasına bile bakarlardı. Dalan
beklemedi, çok geçmeden zabıta ve güvenlik güçleri, iş makineleri ile girdi Tepebaşına.
Binalar dozerlerle, bir bir yıkıldı, kepçeler molozları kamyonlara doldurdu ortaya
bir sürü yarısı istimlak'a giden bina, poster yapıştırılmış odalar, merdivenler
çıktı. Yıkım'ı Fotoğraf sanatçısı Ara Güler de adım adım takip etti, ben de. Rahmetli
Çelik Gülersoy kıyameti kopardı "Tarihi merkezler metro ile geçilir, bunları
yıkmak yerine restore edip koruyalım, turizme kazandıralım" diye yırtındı
durdu. Ben o zaman gazetede ki çalışmamım dışında "Puan" isimli aylık
bir dergiye de dışardan iş yapıyordum. Dergiye bir kapak resmi lazımdı konuyla
ilgili. Koydum İstanbul kent haritasını karşıma, geyik boynuzlu kabzasıyla sapladım
av bıçağını Beyoğlu bölgesine, döktüm etrafına kırmızı ojeyi "Kentin kanayan
yarası, veya Beyoğlu kan ağlıyor" konulu kapak resmi hazırdı. Çok beğenildi,
dergi piyasaya çıktı ama yol da açıldı. Trafik vızır vızır. Binaların yan
cepheleri ana cephe oldu. Dalan'ın tahmini tuttu, geçiş çok kolaylaştı. Tepebaşı
yeni bir İstiklal Caddesi olacak sözü doğrulandı. Beyoğlu'na
ne zaman çıksam duygu seline kapılırım! Bu yazıda Beyoğlu'nu, yaşadıklarımı, izlenimlerimi,
hissettiklerimi kendi gözlemlerimle anlatmaya çalıştım. Beyoğlu'nun benden önce
de yıllar boyu, defalarca fotoğrafları çekildi, yazıldı, anlatıldı, geçirdiği
yangınlardan, tarihinden, özellikleri hakkında kitaplar dolusu dokümanlar ortaya
kondu, şüphesiz bundan sonra da konmaya devam edecektir. Belki 50 yıl sonra hazırlanacak
2000'li yılları anlatan bir yazıda daha şimdiden şu satırları okur gibi oluyorum.
"2003 yılı sonuydu o gün Beyoğlu Galatasaray da
müthiş bir patlama olmuş, İngiltere konsolosluğu girişi havaya uçurulmuş, Baş
Konsolos ölmüştü… Beyoğlu'nda ki bazı lokantaların vitrin camları arkasında
köy kadınları yer sinilerinde hamur açar, gözleme yaparlardı... Galatasaray
Meydanı köşesine "Ayvalık Tostçusu" açılmıştı… Meydanın köşesinde
korsan eylem ve yürüyüşlere karşı polis ekipleri beklerdi. Yol araç trafiğine
kapalı olmasına rağmen kaldırımlar üzerinde park eden araçlara sıkça rastlanabilirdi.
Sinema salonları dolmadığı için bölünerek daha küçük kitlelere hitap edecek
şekilde tasarlanmıştı. Çiçek pasajının çevresi "Nevizade Sokakları"
ile dolmuştu…. Yıllarca kapalı kalan Markiz pastanesi yeniden açılmış, çocukluğunda
gelenler bu defa torunları ile gelir olmuşlardı…. Genç kızlar, göbeklerini
dışarıda bırakan buluz ve t-şörtlarinin altına, kasıklarına inen hatlarını gösteren
düşük belli, vücudu çorap gibi saran pantolonlar giyerlerdi… |
| |
|