Ağa Cami sokağından çıkıyor aynı sırada ona paralel Emek
Sinemasının sokağına giriyoruz.
Az kaldı unutuyordum önce tam karşıda aynı civarda bir uğrak
noktamız daha "Atlantik Büfe" var. Atlantik Büfenin
özelliği tabakta sosis veriyor olması. Frankfurter gibi
uzun bir sosis tabağa konuluyor. Yanına patates tava veya
pilav, bir de makineden hardal, keççap basılıyor. Bu sos
işi o yıllarda çok yeni, hardal bildiğimiz hardal ama bir
tek orası yapıyor bu makinede basma işini. Üst katı da nezih,
yer bulunmaz bir restoran, sinema öncesi vakit geçsin diye
ilk önce Atlantik büfede bir sosisli yeme modası var, yanında
da Arjantin yani kocaman bir bardakta soğuk fıçı bira.!
Değme keyiflere diyecek yok. Şimdi
yeniden Emek sineması sokağındayız. Köşede çorapçı bugünkü
gibi. Emek sinemasında film seyretmek, sinemaya gitmek ise
şölen gibi. Salonun altın gibi sapsarı, parlak, pilili,
büzgülü bir perdesi var, katlana katlana, nazlı nazlı yukarı
kalkıyor, tavanda toplanıyor. Perdenin açılışını görmek
için bir çok kimse her kez den önce giriyor salona. Çok
kaliteli filmler geliyor, ilk kez bu sinemada vizyona giriyor.
İşte biri. 26 hafta boyunca h er
seansta full salona oynayan bir film 1961 yapımı "Batı
Yakasının Hikayesi" yani orijinal adıyla "West
Side Story" film öyle etkileyici ki, müziği de güzel,
defalarca gören var. Film' den söz edilince ben 3, ben 5
kere gördüm diyenlerle karşılaşabiliyorsunuz. Hatta öyle
ki filmden çıkan gençler, filmdeki gençlik gruplarının yaptığı
gibi ellerini öne doğru uzatıp parmaklarını şıklatarak Taksim'e
doğru yürüyorlar.! Tamam diyordunuz bunlar West Side Story
filminden çıkmışlar, havaya da girmişler, kendilerini baş
rol oyuncusu George Chakiris sanıyorlar..! ( Burada bir
parantez açmam gerek 70'li yıllarda "Lak Lak"
modası yayılmıştı, lak lak denilen şey iki tane tornadan
çıkmış langırt topu düşünün, bunlar birbirlerine iple bağlı,
topları elinizin her iki yanında tutuyor, yukarı aşağı el
hareketinizle bir yukarda bir aşağıda buluşturuyorsunuz
topları. Bu buluşmada toplardan "lak" diye bir
ses çıkıyor, seri olarak yapınca sesler lak lak lak diye
devam ediyor. Eğer beceremeseniz elinize çarpan toplar parmak
kemiğinizi morartıp canınızı yakıyor.
Gençlik arasında çığ gibi yayılan bu el oyununu ustalar
bakmadan yapıyorlar. Bunlar arasında "Lak Lak"
ları ile Beyoğlu'nda yürüyenlere de rastlanıyor)!
Emek
Sineması müthiş filmler gösteriyor
Dedim ya, Michelangelo Antonioni'nun ünlü filmi "Blow
Up" İlk kez bu sinemada oynamıştı. Kadroya bir bakalım
isterseniz yönetmen Carlo Ponti
başrolde 2003 yılı sonunda 62 yaşındayken kaybettiğimiz
David Hammigs, Venessa Redgrave, Sarah Miles, Jane Birkin,
Rus foto model manken Verushka, müzik Herbie Hancock içerde
bir de parça var "Stroll On" Jimi Page'li Yardbirds'den
. Tanrım olamaz böyle bir şey! Film bitince kimse bir şey
anlamıyor çıkışta her kez bir birinin yüzüne garip garip
"Sen bişey anladın mı" gibisinden bakıyor! Ben
bu ifadelere bayılıyorum dört kez gidiyorum. Bugüne dek
çeşitli şehirler, tekrar gösterimler, Sinema ve Film Enstitüsünde
ders olarak Akademi öğrencilerine de gösterimi sayarsak
(TV hariç) belki sekiz kez belki on kez seyrettiğimi hatırlıyorum.
Pandomim ile başlayıp aydınlatılamayan bir macera ile gelişen
çok fazla mesaj içerikli film pandomim ile sürrealist olarak
bitiyor.
(Son bir not ekleyim, benim gazeteci olmama neden olan film
diyebilirim).
Filmden Kareler için tıklayınız

Blow-Up Filminden Fragman ve Videolar
 |
|
|
Emek sineması "İrlandalı Kız" filmini de göstermişti.
İlk kez guardofonik ses düzeninin uygulandığı filmdi. Film
sahnelerinden birinde barın sol kapısından içeri giren adamın
ahşap zeminde ki ayak sesleri sol hoparlörden duyulmaya
başlıyor, seyircilerin kafaları sola dönüyor, adam yürüyüp
sağ kapıdan çıkacak, bu defa kafalar aynı anda salonun sağ
duvarındaki hoparlörler yönüne dönüyor, yani seyirci şaşkınlık
içinde.!
The
Who topluluğunun "Toomy Opereti", "Hair"
isimli müzikali, Dustin Hofman, Jacklin Bisset'in "Sınıf",
müziğini Simon and Garfunkel'in yaptığı "Sound of Silence",
Omar Şerif'in "Doktor Jivago" Emek sinemasında
seyredilen ve hafızalarda iz bırakan unutulmaz filmlerden
bazılarıydı. Filmi çok beğenenler bir seanstan çıkar, öteki
seansa tekrar bir bilet alır, filmi bir daha görürlerdi.
O yıllarda sinemaların fuayelerinde film başlamadan ve antrakta
oturulur, pasta
yenir, limonata içilirdi. Tiryakilerin sabırsızlıkla bekledikleri
bu antraklarda hele film bir Alain Delon filmiyse illaki
Gitane veya Gauloise gibi sigaralar yakılırdı. Bu markalar
kadar Pall Mall, Kent sigaraları da ünlüydü. Beyaz Kom gömlekler
giyilir, ön cebe bu sigara paketleri konarak yarı şeffaf
gömlek cebinden Türkiye de karaborsada bulunan, yurt dışına
giden bir dosta sipariş edilerek edinilen sigara paketleri
ile bir tür aksesuar gibi hava yaratılırdı. Zaten Alain
Delon filmlerinde antrak olmadan kısa süre önce aktör filmin
en heyecanlı ve gerilim noktasında, ki bu çoğu zaman cinayetin
düğüm anı olurdu, işte tam o anda bir Gitane çıkarıp yakardı.
Bu çağrışımdan etkilenen gençler aynısını yapmak ister,
film arası ışıkların yanmasıyla, sigarasını yaktığı an biraz
olsun kendini Alain Delon zannederdi. :))
Mireille Darc, Brigitte Bardot, Catherine Deneuve, Ursula
Andres, Reguel Welc, Elke Sommer, Sophia Loren, Claudia
Cardinale, Virna Lisi, Rosemary Dexter dönemin ünlüleriydi,
sadece onları görmek için konuya bakmaksızın filme gidilirdi.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
1967-68 yıllarında olgun ve kendine güvenen bazı bayanlar
siyah renkli file örgü desenli "Öğretmen" markalı
çorapları giyerlerdi ve antrakta hafif frikik vererek oturdukları
bekleme salonunda şuh bakışlarla mentollü "Çamlıca"
sigarası içerek etrafı süzerlerdi. Bayanların bir çoğu Beyoğlu
sinemalarına uzun tüylü kürkle gelir, salondan çıkarken
kürklerini giymeden omuzlarına alırlar ya da fuayede oturuyorlarsa
kucakları üstüne koyar sanki bilmiyormuş gibi açılan eteklerinin
altından bacaklarını bonkörce sergilerlerdi. Birde film
sırasında uzun manikürlü tırnaklarıyla bacağını naylon çorabı
üzerinden kaşıyanlar vardı ki, tırnak ucuyla naylon çorap
arasında oluşan bu ürpertici ses delikanlıların içini bir
hoş yapardı!. Beyoğlu sinemaları film başlamadan
önce fragmanda haftanın maçını film perdesinde, biraz da
hızlandırılarak gösterir, bu çekim maçın üstünden bir hafta
geçmesine rağmen heyecan yaratır, bazılarının tezahüratına,
alkışlamasına bile neden olurdu! Gelecek program, pek yakında
derken film başlar ve bitime yakın kalabalık arasında kalmadan
salonu terk etmek isteyenler, filmin sonunu kapıya yakın
ayakta izler, son yazısını beklemeden koşar adım salondan
çıkardı. Beyoğlu'nda 21.15 suare seansı daha elit bir kitle
tarafından izlenirdi, 23.30 gibi film çıkışı güvenle, emniyetle
Galatasaray'dan Taksim'e ailece yürünür, yollarda eşçinselere,
tinercilere, bally koklayanlara rastlanmazdı. Sinemalar
arasında bazıları locaları ile ünlüydü. Okulu kıran gençler,
matine seanslarında kız arkadaşlarını bu localara götürüp,
kaçamak öpücüklerle film süresini geçirirlerdi. Atlas, Alkazar,
Elhamra,Yeni Ar, Rüya gibi bir çok sinemanın girişlerinde
bulunan camlı panolara konan film afişlerine, filmden sahneler
gösteren fotoğraflara uzun uzun bakılırdı. Bir süre sonra
70 li yıllarda seks filmleri furyası başladı. Matineler
devamlı olup, hangi saate giderseniz gidin, ne kadar kalırsanız
kalın, sürekli aynı biletle seyredebilirdiniz. Bir çoğunda
filmlerin senaryosu, konusu falan olmazdı!. Film başlar
bir anda yatak sahnesine geçilir, yada film komik ama sevişme
sahneleri ile devam ederdi. Film isimleri de ilginçti mesela
Behçet Nacar, Gülgün Erdem'in başrolü paylaştıkları "Parçala
Behçet" iyi gişe hasılatı yapmıştı. Düzgün bacaklara
sahip olan "Bayan Bacak" lakaplı Serpil Örümcer'in
rol aldığı "Bayan Bacak, Tabanca Bıçak", Ali Poyrazoğlu,
Aydemir Akbaş'ın çoğu zaman beraber rol aldıkları "Çuf
Çuf Kayıkçı", "Civ Civ Çıkacak Kuş Çıkacak",
Mine Mutlu'nun "Kadınım", Seher Şeniz'in rol aldığı
"Kurt Kanı" hafızalardan silinmeyecek türden filmlerdendi.
Özcan Tekkül, Figen Han, Melek Görgün, Arzu Okay,
Feri
Cansel, Aysel Tanju, Elif Pektaş, Yeşim Yükselen bir içim
suydu.
.
Beyoğlu'nda gece kulüpleri de vardı bir tanesinde
Yorgo
Pavuridis çıkardı. Galatasaray da "Şanzelize'de adı
beyaz neonlarla yazılı Neptün Sabah sahne alırdı. 30 metrelik
mikrofon kablosuyla, ellerine taktığı zillerle çalmaya,
oynamaya daha kuliste başlar kendi görünmeden sahneye önce
sesi gelirdi. Konsimatrisler teker teker sahne alırlar orkestra
eşliğinde şarkılarını söylerler, sonra da davet aldıkları
masalara konsimasyona giderek oturur, sohbet ederler, dansa
kalkarlar, mümkün olduğunca müşteriye masraf yaptırmaya,
masaya, visky siparişi verdirmeye çalışırlardı. Çoğu kez
kendilerine garsonun getirdiği alkolsüz içecekleri içerler,
şişeden içmeye mecbur kalırlarsa bir ara kalkıp gider boğazlarına
parmak sokup içtiklerini alkolü çıkartır, tekrar masaya
dönerlerdi.
Beyoğlu'nun önemli uğrak noktalarından biri de İnci Pastanesiydi,
aynı ününü günümüzde de koruyan İnci Pastanesi çikolata
sosu rakipsiz olan profitrol'ü meşhurdu. Emek sineması sokağının
içinde Sinepop sineması, sonunda ise Türkiye'nin ilk self
servis uygulanan lokantası "Bab Kafeterya" vardı.
Beğendiğiniz yemekleri tepsinize alır, kasaya ödemesini
yapar, beğendiğiniz koltuklu masalara otururdunuz. Bu tarz
uygulama ilk'ti. Sahibi Aslan Barutçu aynı zamanda Türkiye'ye
tilt ve langırt makinelerini ilk getiren kişi olarak bilinirdi.
Atlas Sineması yanında Yılların Tiyatro oyuncusu Mücap Ofluoğlu'nun,
(Daha sonraları kanto söyleyen) Nurhan Damcıoğlu ile birlikte
oynadıkları "Pepsi" adlı tiyatro oyunu aylarca
sahnelenirdi.
Beyoğlu'nda
Moda
60'lı yıllarda değişim sadece Beatles müziği ile gelmemişti.
Yüksek volümlü, desarj tipi müziğin yanında modada da büyük
devrim yaşanıyordu. Yeni bir elbise alınınca giyilip çıkılacak
ender yerlerden biriydi Beyoğlu. Beatles üyelerinin başlattığı
uzun saç modası çok geçmeden benimsenmişti. Sonraları moda
öylesine tutmuştu ki her kez saç uzatıyordu, uzun saç modasını
iş adamlarında, gazetecilerde de, Beşiktaş semt pazarında
küfe hamalında da görebiliyordunuz. Modanın ilk yıllarında
okul idareleri öğrencilere uzun saçı men ettikleri için
okula gelirken saçlar limon suyu ile yapıştırılıp kaskatı
yapılır, inek yalamış gibi kısa bir görüntü sağlanmaya çalışılırdı.
Hafta sonu yıkanan saçlar enseleri kapatır, uçuşa uçuşa
giden uzun saçlı gençlere çevreden hep laf atılırdı. Modanın
ilk öncüleri,
uzun saçlarından dolayı çok laf yemişlerdi. Bilhassa yaşlı
kadınlar uzun saçlı bir delikanlı görünce "Aaa kız
mı erkek mi anlayamadım", "Ayol kız zannettim,
erkekmiş" "Arkadan aynı kız gibi" veya "Annen
gibi saç uzatacağına, baban gibi bıyık bırak" gibi
laflar atılırdı!
Elbiseler de farklıydı, modanın öncü mağazalarından biri
ve kaliteli bir butik olan "Galeri Edip"di.
Galeri Edip
Sık düğmeli göğsü saran, dar kesimli, beden sonra genişleyen,
derin yırtmaçlı etekleri kloş redingot tarzı uzun, dik ve
bebe yakalı pardösüler, börek gibi düğümlenen geniş kravatlar,
uzun dik yakalı gömlekler, şık kol düğmeleri lastikli pantalon
askıları koydukları güzel vitrinleri dekore ederlerdi. Dört
düğme veya balıksırtı bir ceket, ispanyol paça bir pantalon
kendinden söz ettirirdi. Geniş kulaklı kelebek misali papyon
kravatlar öylesi cazipti ki hangisini alıp takacağınızı
şaşırırdınız. Tutma yeri bambu, siyah uzun şemsiyeleri taşımanın
verdiği bir zevk vardı, isterseniz sapından tutardınız,
isterseniz bambu saplı şemsiyenizi kolunuza takar akenkle
yürürdünüz.
Tek düze beyaz naylon gömleklerden, manşetleri bol düğmeli,
renkli gömleklere geçen geçenler, önü başka, arkası başka
renkli pantolonlarla daha o yıllarda tanışmışlardı. Bileklerde
isim yazan kalın zincir gümüş künye takmak vazgeçilmezlerdendi.
Bayanlarda
ise durum çok farklıydı. Mini etek modası hızla yayılmaya
başlamıştı.
Bacakları güzel olsun olmasın bir çok kız dizin dört parmak
üstünde giydikleri etekleriyle Beyoğlu'na çıktıkları zaman
gençlerin akıllarını başlarından alırlardı.
60'lı
yıllara kadar döpiyes, tayyör, mantoların içinde dolaşan
kızların bu bonkör davranışları, dizkapaklarının dört beş
parmak üstündeki etek boyları ile yeni tanışan gençleri
çıldırtmaya yetmişti. Karşıdan mini etekli bir bayanın gelişini
gören beyler, bayan yanlarından geçtikten sonra bile kendilerine
mani olamaz, bir de dönüp arkasından bakarlardı. Mini etekli
kızı gözüne kestiren ve ilk kez karşılaştığı aşırı tahrikten
etkilenen bazı gençler, yakın geçişlerde el atma, (pandik)
omuz atma, gibi avuç içi temaslarda bulunurlar eylem sonrası
kalabalık kaldırımda sıvışırlardı! Bayanın geriye dönüp
söylenmesiyle de böyle bir sarkıntılığa maruz kaldığı hemen
anlaşılırdı.
Vakko Beyoğlu'nun en ünlü moda markasıydı. Hafta başı yeni
vitrin yapardı. Vitrine koyduğu takım elbiseler, gömlek,
kravat, etek, buluz konuşulurdu. Aynen şöyle denirdi " Vakko
bir gömlek koymuş, bittim azizim". Zaten çok az sayıda yapılan
bir Vakko gömleği, kravatı, fuları, ipek eşarbı bir başkasının
üzerinde göremezdiniz. Vakko ne vitrin yapmış, ne koymuş
bakalım Beyoğlu'na çıkış bahanesi olur, vitrin değişimi
merak ve heyecan yaratırdı.
Çiçek
Pasajı, Balık Pazarı
Beyoğlu gezimize Balık Pazarı çevresinde devam ediyoruz.
Cadde üstü Çiçek Pasajı girişinde "Degustasyon"
lokantası var. Unda pane edilmiş yanında limon ile servis
edilen sinitsel'i, mezeleri pek güzel. Eskiden yazarlar,
edebiyatçılar, şairler daha sık gelirlermiş. Ben çiçek pasajını
seyreden penceresini, yaşlı, ağırbaşlı garsonları, kahverengi
ahşap hakimiyetindeki salonu, beyaz örtülü masaları yaşlı
müşterileri ile daha çok anımsıyorum. Çiçek Pasajı daha
cazip gelirdi. Pasajın üstü açıktı, şimdiki gibi mavi kubbe
yoktu, dairesel biçimli gökyüzü görünürdü. Girişte sağlı
sollu, tahta, eski mi eski yıllanmış fıçılar dizilir, bu
fıçılar masa olarak kullanılırdı. Arjantin olarak anılan
büyük bardak veya küçük bardak biranızı alıp ilişiyorsunuz
fıçının çevresine yanına bir patates tava, bir,iki çöp midye
tava, paranız varsa bir de karides aldınız mı zevkine doyum
olmuyordu. Aydınger kağıdını köşelerinden büküp içini havuz
gibi yapıyorlar, karidesleri koyup üzerine limon zeytinyağı
boca edip, bir avuç da maydanoz atıyorlar, 7,5 TL ödüyorsunuz,
birayla harika gidiyor. Kalabalık, her kez omuz omuza ama,
kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Fıçının üzerine koyduğunuz
bardağınızı alırken olur ya tesadüfen kolunuz yanınızdaki
aynı amaçla orada duran ama hiç tanımadığınız birine değmişse
pardon'unuza "Aman ben pardon" diyen karşı tarafın
defalarca özürlerine mashar oluyorsunuz.! Seyrettiğiniz
tablo ise sürekli bira dolduran ve köpüklerini silerek soğuk
Arjantin barda klarını
bir biri peşi sıra sunan biracı oluyor. Pasaj girişinin
sağında zemin katta tabelasında "Kim Kime Diz Dize
Biz bize Kime ne" türünden yazı yazan bir meyhane bulunuyor.
Dışarıda vitrinli buz dolabı, çeşitler, mezeler dolabın
üstü bile dolu. Orada da fıçılar var oturup sohbet ederek
yiyip içiyorsunuz. Çiçek Pazarının yan tarafı şimdiki gibi
Balık Pazarı. Bir tarafı "Martino" diğer tarafı
ayakkabı
mağazası "Dore"yi dönüp çiçekçilerle başlayan
çarşı, odun ekmeği çıkaran fırını, balıkçıları, canlı tavuk
ördek satan dükkanları, ciğercileri, midye tavacıları, manavları,
ile üstü açık pazar gibi devam ediyor. Çarşının bir başka
özelliği, hamile kadınların aşerenlerin canlarının çekeceği
her bir şey mevsimsiz de olsa bulunuyor, kış günü fileye
asılı kavun bile satılıyor olması. Bu durum o yıllar için
olağanüstü, zira erik, çala badem, çilek çıkınca gazeteler
birinci sayfalarında fotoğraflı haberlerini yapıyorlar,
turfanda denilen ilginç bir kavram var. Yeni yıl yaklaşırken
bir adam eline bir hindi alıyor çarşı esnafı arasında dolaşıyor,
tombala misali katılanlar katılım parası ödüyor, kura numaralarını
alıyorlar. Çekiliş sonrası talihli hindiyi kazanıyor. Adam
bir başka sefer çekilişe bir şişe visky, istakoz, bir teneke
zeytinyağı koyuyor. Çiçek pazarında yemek yiyenlerin masalarına
başka tombalacılar da geliyor, bunlarda bir kart üç taş
karşılığı parayı aldıktan sonra, numara yazılı kartları
seçtirip, ellerindeki torbalardan içinde bulunan numaralı
taşlardan çektiriyor, karttaki numarayla aynı taşı çekene
yabancı sigara veriyorlar. Galatasaray'ın bölümünde ve Balık
Pazarına açılan ara sokaklarda hiç de lüks olmayan, ayak
üstü alkol müdavimlerini ağırlayan, ucuz "tek tek"
çi meyhanelere rastlanıyor. 
Pazarın
içinden geçerek ulaşılan pasaj geçit Avrupa Pasajı veya
Aynalı Pasaj olarak da anılıyor. En çok kiliseye yakın kapı
tarafında yer alan, geçmişte bile nostaljik özelliği olan
bir dükkan ayrı ilgi çekiyor. Ayakkabı boyası, cila, pabuç
fırçası, leke çıkarıcı, gümüş parlatıcı, tahta askılar,
elbise fırçası satan bu dükkanın kokusu, para kasası, aldığınız
şeyi paket yapışı film gibi, sizi yıllar öncesine götüren
özellikler yansıtıyor. Balık Pazarından çıkıyor geliyoruz
İngiliz Konsolosluğunun önüne."Levent Büfe" küçücük
bir dükkan, salona uygun masalar falan, sosisli yumurta
söylüyorsunuz, küçük küçük enine kesilmiş sosisler sahanda
geliyor. Balık Pazarı içindeki odun fırını çıtır ekmeği
ile bir leziz yeniyor ki sormayın gitsin. |

"Galatasaray'dan
Tünel'e Doğru"
bölümü için lütfen üçüncü sayfayı tıklayınız.
© 2004, Bu sayfadaki tüm yazılar ve fotoğraflar
Haluk Özözlü'ye aittir, izinsiz kullanılamaz.
|
|
|
|