BOĞAZİÇİ
Dünyanın
en güzel kentlerinden biri olan ve İstanbul un en belirgin
özelliği ile kenti farklı kılan boğazın, her iki yanına şehir hatları
gemileri gibi uğrayarak bir geziye çıkıyoruz. Gezimizi boğazı gerdanlık
gibi süsleyen Birinci Boğaziçi köprüsü altından başlayarak, Rumeli
ve Anadolu Kavağına kadar uzanan güzergah üzerinde önemli uğrak
noktalarına, semtlere simge olmuş lezzetlere değinerek sürdüreceğiz.
Bu gezi İstanbul da yaşayanlar için belki de sadece çağrışım
yapacak türden, hatırlatıcı olmakla beraber İstanbul dışında hatta
yurt dışında yaşayanlar için bir vapur düdüğü, bir martı sesi, bir
yalı fotoğrafı etkisi gibi ahhh şimdi orda olmak vardı dedirtecek.
İstanbul hasreti çekenlere veya uzun süre boğaz gezisi yapmayanlara
ise "sihirlitur" boğazı fotoğraflarla gözler önüne serecek...
Beylerbeyi Ortaköy ile yarışıyor...
Beylerbeyi ve Ortaköy boğazın her iki yakasında yer alan iki
güzide semt. Önemli özelliklerine karşı ortak, benzer tarafları
ise oldukça fazla. Öncelikle her ikisi de boğaz köprüsü ayakları
altında yer alıyor. İkisinde de birer yalı camisi var. Beylerbeyinde
Beylerbeyi Sarayı, Ortaköy de Çırağan Sarayı rekabeti daha da artırıyor.
İki semtte de Saraylar, camiler gece ışıl ışıl renk efektleri ile
aydınlatılıyor. Garip bir tesadüf her iki yakadaki camide deniz
kenarında bulunması nedeniyle kubbelerinde fazla ağırlık olmaması
için ahşap olarak inşa edilmiş ve ikisi de farklı zamanlarda yangın
geçirmiş ve sonradan restorasyon görmüşler. İki ayrı kıtanın bir
başka hoşgörülü özelliği de camilerin yanı sıra diğer dinlere ait
mabetlerin bir arada bulunması.Türklerin diğer dinlere olan saygısının
en güzel görülen örneği Ortaköy de cami, sinagog, kilise mozaiği
yan yana yer alırken, Beylerbeyi Kuzguncuk arasında cami ve kiliseyi
bir
arada görmek mümkün oluyor. İki semtte de çevrede çok sayıda restoranlar,
cafeler, çay bahçeleri, midyeciler, parklar var. Öyle böyle değil
yarış devam ediyor maalesef her iki semtin kanalizasyonları cami
önlerinden denize akıyor!.
Her ikisinin de birer iskelesi var, şehir hatları tarifeli seferleriyle
gemiler yanaşıyor. Bu iskelelerde karaya ayak basanlar için belki
yok ama , Boğaz Köprüsüyle Anadolu dan Avrupa ya, Avrupa dan Anadolu
ya yolculuk yapanları "Avrupa Kıtasına veya Asya Kıtasına Hoş geldiniz"
tabelaları karşılıyor. Bu semtlerin farklı tarafları da yok değil
tabi, mesela özellikle Avrupa sahili silueti üzerinden gün batımı
Beylerbeyi sahilinden zevkle seyredilirken, mehtabın bilhassa Eylül
Ekim aylarına rastlayan dönemlerinde Beylerbeyi sırtlarından doğuşuyla
Beylerbeyi Sarayı eteklerine vuran yansıması Avrupa yakasında Ortaköy'den
seyri muhteşem oluyor. Günümüzde Beylerbeyi cıvıl cıvıl, boğaz havası
almak, iki çöp midye tava yemek, veya sahilde olta sallamak, yorgunluk
atmak amacıyla sahil, restoranlar, cafeler soluklanmak isteyenlerin
mekanı olurken Beylerbeyi tüm gelişmelere karşı eski ve köklü bir
semt olduğunu sahile diktiği tabelasıyla vurgulamaya çalışıyor.
Geçmişte anlatılanlar ise gülümsemeyle hatırlanıyor. Eski
Beylerbeyinde "şirket-i Vapurları iskeleye geldiği zaman vapura
binmek isteyen İstanbul beyefendileri birbirlerine aman efendim
siz önden buyurun yok canım hiç olur mu, istirham ederim sizden
sonra, siz buyurun demekten vapur 15 dakika rötar yaparmış! İskelelerde
yaşanan bu inme binme süresindeki teşrifat merasimi yüzünden "Çengelköy'ün
zerzevatı, Beylerbeyinin teşrifatı, Kuzguncuk'un haşaratı, Üsküdar'ın
hırdavatı diye, vapurun gecikme nedenini anlatan kaptana ait sözler
tekerleme halini almış. Bu köklü semtten belki de bir çok kişinin
gözünden kaçan detayları da görmek mümkün oluyor. Beylerbeyi Camisinin
yol tarafında bulunan iki basamaklı taş Padişahın Beylerbeyi Sarayından
çıkıp aköy'e geçerek devam ediyoruz. Ortaköy gerek mimarisi gerekse
hemen hemen her evin Beylerbeyi Camine Cuma namazına faytonla geldiği
zaman faytondan inmek için kullandığı basamaklar olarak kaldırımda
sessizce varlığını koruyor.
Boğazdaki gezimize Ortaltında bulunan hediyelik eşya, cafe, restoran,
bar gibi lokalleri ile
günün gecenin her saatinde özellikle gençlerin gözde mekanlarının
başında geliyor. Sokak aralarına dizilen tezgahlarda el işleri,
incik boncuk türü gümüş takılar her daim ilgi görürken kısa molalar
için ayaküstü bira veya kumpir, (içine konan salata türü çeşitlerle
zenginleştirilen fırınlanmış iri patates) midye tava, kumru (İzmir
e özgü, kızartılmış salamlı, sosisli sandviç) bulunabilen çarşısı,
sahili, sokak ressamlarının sergiledikleri resimleri ile farklı
olduğu kadar küçük bir eğlence merkezini andırması ile cazibesini
koruyor. İstanbul un ayrıcalıklı gece mekanları Laila, Raina gibi
sahil boyu yer alıp paparazzilerin haber kaynağı lokalleri Ortaköy,
Şifayurdu, Kuruçeşme gibi semtlerde geride bırakıp bir zamanlar
Osmanlı çileği ile ünlenen küçük ama kokulu Arnavutköy çileğinin
ana yurdu Arnavutköy'e geliyoruz. İstanbul'un eski belediye başkanı
Bedrettin Dalan dönemine ait icraatlardan biri olan kazıklı yol
projesi ile kazanılmış sahil yolu Arnavutköyü yepyeni bir görünüme
kavuştururken, sahil yolu cafelerde soluklanan semt sakinlerine,
yol boyunca yürüyüş yapanlara, balık tutanlara çeşitli olanaklar
tanımış. Yalılar sırasıyla gözden geçirilip bir güzel boyanmış yeni
halleri ile eskiyi günümüze taşırken yaşamsal işlevlerine altlarına
açılan restoranlarla hareketlilik kazandırmışlar. Kazıklı yola bağlanan
yat ve gezi tekneleri omuz omuza vererek dizili halleri ile gezintiye
çıkanlara bir ölçüde Bodrum, Marmaris marinasını anımsatan bir tablo
sergiliyorlar. Şimdi karşı yakaya geçiyor Beylerbeyinden ilerliyoruz
biraz zor oluyor, boğazın Anadolu yakasına kazıklı yol yapılmadığı
için denizle kucak kucağa yalılar orijinalliğini koruyor, belki
de yoğun trafikyüzünden boğazın derinliklerindeki tarihi yalılara
ulaşmak zaman içinde iki katlı yol ile mümkün olabilecekken, üst
yoldan geçenlerin yalı duvarları üzerinden denizi görme imkanı da
doğabilecek! Beylerbeyinin komşusu Çengelköy, çiçeği üzerinde minicik
körpe salatalıkları
ile ünlü semtimiz. Kıyısındaki anıtlaşmış heybetli çınar ağacı altında
oturması, kiralık kayıkları ile, farklı dinlenmeler sunarken
taş fırında pişirilmiş odun kokulu ekmekleri en az salatalıkları
kadar ilgi görüp İstanbulluları kendine çekmeye yeterli lezzetler
barındırıyor. Boğazın ağız tadı bunlarla sınırlı kalmıyor ve bu
defa geçiyoruz Rumeli yakasına ve devam ediyoruz. Boğaz'ın damak
tadlarından biri olup, bulunduğu ile semt ile adeta özdeşleşen Bebek
Badem Ezmesi 1904 yılından beri bozulmayan kalitesiyle Cevdetpaşa
Caddesinde satış dükkanında faaliyetine devam ediyor. Bebek sahilinde
yer alan Bebek Parkı cafeleri ile sakin huzurlu ortamıyla ziyaretcilere
boğaz havası eşliğinde seyir zevki yaşatıyor. Aşiyan, Rumeli Hisarı,
yürüyüş yapıp, yemek yiyip oturabileceğiniz her tür çay bahçesi,
pizzacı, balık restoranları ile dolu yerler. 
Boğazın temiz havasında sabah yürüyüşüne çıkanların olduğu kadar
bilhassa hafta sonlarında Bebek ve Hisar semtlerinin özel müdavimleri
gerek sahil kesiminde gerekse yol tarafında bulunan kafe ve restoranları
dolduruyorlar. Bunlar arasında Bebek Caminin her iki yanında bulunan
kahveler boğaza karşı denizi seyrederek dinlenme kahvaltı yapma
imkânı sunarken deniz üzerinde yer alan teraslı restoranları balık
keyfi yaşatıyor.
Rumeli Hisarı sahili ise Hisar Kalesini geçtikten hemen sonra yol
tarafında yer alan çeşitli mekânlarda kahvaltı
yapmak, gazete okuyup bir şeyler içip, dinlenmek veya yemek yenecek
yer alternatifleri sunuyor. İsterseniz menemen, omlet, çiğ börek,
mantı isterseniz et, balık ızgara çeşitleri sipariş verebiliyorsunuz.
Çay bahçeleri ise denizi biraz daha yüksekten görme imkânı sunan
setleriyle konuklarını ağırlarken simit, peynir, demli çaylar, köpüklü
kahveleri tercih ediliyor.
Antik Kafe Tel: (0-212) 265 50 89
Kale Çay Bahçesi Tel: (0-212) 257 55 78
Kale Kafe Pastane Tel: (0-212) 265 00 97
Boğaza gezi yapan dolmuş motoru (maç motoru) benzeri teknelerin
eski kum motoru tabir edilen mavnaların restore edilmesiyle kazanılmış
gezi teknelerinin sıkça görüldüğü sahillerden ilerleyerek bu defa
demlenmiş buruk tada sahip, ince belli bardaklarla sunulan çayı
ile ünlü Emirgan'a geliyoruz. Tarihi Şerifler yalısı önünde bizi
tarihi bir çınar karşılıyor altında bir çeşme ve Emirgan çay Bahçesi,
iki adım atıp ilerleyenler Sakıp Sabancıya ait "Atlı
köşk" önünden Emirgan Korusuna dönen yolu takip ederek bambaşka
bir ortamın içinde buluyorlar kendilerini. Bahar mevsimi başlangıcında
çeşit çeşit laleleri ile çıldırtan bir güzelliğe bürünen Emirgan
Parkı içinde köşkler, oturup bir şeyler yiyip içebileceğiz seçenekler
olarak göze çarpıyor. Kuş cıvıltıları arasında havuz çevresinde,
parkta dolaşırken telaşlı olduğu kadar meraklı sincaplar gezinize
renk katabiliyorlar. Emirgan'dan ayrılmadan önce ilerleyen yol boyunca
daha sık görebileceğiniz tekneler yer almaya başlıyor. Son bir yıl
içinde sayıları hızla artan bu
tekneler boğazın Avrupa yakasında hemen hemen her koyunda karşınıza
çıkabiliyor ve konuklarına teknede balık keyfini yaşatmak için hizmet
veriyorlar!
Tekrar karşıya geçiyoruz. Gezimizi Çengelköy'de bırakmıştık geliyoruz
Küçüksu Kasrına. Ziyaret edilebilir, göz kamaştıran güzelliğe sahip
Küçüksu Kasrı yanında yer alan, Fatih Sultan Köprüsünün tabyalarının
yapımında kullanılan saha bir zamanlar mısırların kazanlarda kaynatıldığı
ünlü bir mesire yeri olarak hatırlanırken şimdi bu bölüm yapılan
çalışmalar nedeniyle kapalı. Bu arada Anadolu Hisarı ve Göksu çıkıyor
karşımıza. Geç de olsa anlaşılan değeri sayesinde burada da değişim
gözleniyor. Boyanmış yalılar daha bakımlı, Göksu Deresi kıyısında
çay bahçeleri, renk renk kayıkları uzaktan bakanları fotoğraf çekmeye,
resim yapmaya seyretmeye imrendiriyor,esin kaynağı oluyor. Şimdi
de boğazın köprü manzaralı, lüks balık lokantaları ile anılırken
şöhretini Yoğurt ile yapmış Kanlıca koyuna geliyoruz. Sahilde bir
vapur iskelesi kıyıda oturup yoğurt yiyecek açık ve kapalı bölümleri
ile mekanlar, ulu çınar ağaçları altında çay bahçeleri, balık satanlar
görebilecekleriniz arasında sıralanıyor. Kanlıca Yoğurtçusunun sahil
masalarından birine oturup bardak yoğurtlardan istiyorsunuz yanında
pudra şekeri ile servis ediyorlar, yoğurt molanız süresince boğazdan
geçiş yapan gemiler adeta yanınızdan geçiyorlar, sahile vuran dalga
sesleri arasında özellikle öğleden önceki saatlerde daha sakin olan
mekan da dinlendiğinizi fark ediyorsunuz. Özellikli yerler arasında
bulunan bu semt "Kanlıca'ya gidip yoğurt yiyelim" esprisini günümüzde
hala yaşatıyor. Hadi yine karşıya Avrupa yakasına çay molası verdiğimiz
Emirgan'dan
bu defa bir başka koya İstinye ye geliyoruz. Yıllarca hizmet vermiş
tarihi tersanesinin taşınmasıyla İstinye koyu yepyeni çehresiyle
karşımıza çıkıyor. Çevreyi kirlettiği söylenen tersanenin gri boyalı
yüzer havuzları içinde iskelelere çarpmaktan hasar görmüş Küçüksu,
Koçataş,Ülev, Suvat, Halas, Sarayburnu gibi isimler taşıyan şehir
hatları gemileri, kömürlü römorkörler artık görünmüyor. Bomboş koyda
demirli küçük tekneler sahillin bir yakasında nefes almaya başlayıp
fark edilen yemyeşil ağaçlar koyun diğer sahilinde manzaralı
oturma yerleri, balık satıcıları, yatlar, yüzer balık lokantaları
manzarası ile tablo güzelliği sergiliyor. İstinye'den Yeniköy'e
gelirken uğramadan geçemeyeceğimiz bir muhallebici var. Yıllardır
bozulmayan lezzeti ile muhallebici Zeynel de vereceğiniz mola sütlü
tatlıların unutulmaya yüz tutmuş lezzetleri yeniden hatırlamanıza
neden oluyor. Vereceğiniz siparişleriniz arasında, su muhallebisi
üzerine gülsuyu dökülmüş ve pudra şekeri serpilmiş haliyle damakta
tat bırakırken, dondurmalı veya sade olarak isteyebileceğiniz üstü
fırında yanarak karartılmış kazandibi, tavuk göğsü, keşkül, sütlaç,
güllaç, aşure, zerde farklı bir tat yolculuğuna çıkmanızı sağlıyor.
Canlı hayat dolu Yeniköy yalıları, motorlarla denizden açık hava
müzesi gibi gezi yapan yabancı turistleri ağzı açık bırakıp hayranlıkla
fotoğraf çekmelerine neden olurken iskelesinden karşı yakaya Beykoz'a
geçiş imkanı da veriyor. Hazır Beykoz'dan söz etmişken kısaca değinmek
gerekir. Beykoz'a komşu Paşabahçe, bölgede bulunan rakı fabrikasının
etkisiyle çevreye rakının ham maddesi anason kokusunu yayarken bir
zamanlar çayırında pikniklerin yapıldığı, paça çorbası ile ünlü
Beykoz ızgara balık kokuları ile gerek Anadolu Kavağına gerekse
Polenezköy'e gidenleri uğurluyor. Biz yine Avrupa yakasındaki yolculu ğumuza
devam ediyor ve Yeniköy sahilinde yol alırken Kireçburnu fırınına
uğramayı da ihmal etmiyoruz. Krik krak, sade çay kurabiyesi, paskalya
çöreği (Üzümlü veya sade) üzümlü gevrek, poğaça çeşitleri ve dumanı
tüten kıymalı börek hem oracıkta yenebilecek hem de paket yaptırıp
eve taşınması gereken lezzetler arasındaki yerlerini koruyorlar.
Sahilde hatta karaya taşan masalarıyla burada da yüzer balık lokantaları
dikkat çekiyor.
Cumhurbaşkanlığı yazlık köşkü önünde süre gelen yol genişletme çalışmaları
devam ederken boğazın dantel gibi işli bir başka şirin koyuna geliyoruz.
Koy içi sayısız teknenin demirlediği, kıyılarına sıkış sıkış yatların
bağlandığı, yol tarafı ise müzikli restoranların daha ziyade tavernaların
yer aldığı Tarabya koyu yıllardır değişmeyen görüntüsü ile, bu defa
Tarabya otelinin suskunluğuna karşı karakteristik özelliğini hala
koruyor. Tarabya tavernaları havanın kararmasıyla beraber her akşam
birbirlerini hiç tanımayan konukların birazda içkinin tesiriyle
vur patlasın çal oynasın misali hayata meydan okuyanların eğlencelerine
sahne oluyor. Yine
bir kazıklı yol bu defa Büyükdere'ye geliyoruz sahilde çay bahçeleri
ilginç ağaçlar, yol tarafında Koç Ailesine ait Sadberk Hanım Müzesi
ziyaretinizi bekliyor. Müze içinde Bizans dönemi parçalar, toprak
kaplar, bronz heykelcikler Kütahya, İznik türü nadide çiniler vakfiyeler,
fermanlar, etnografik eserler görülebiliyor. Büyükdere üzerinden
Sarıyer'e yaklaşırken yazın mısır kazanları, kağıt helva arası dondurma
mı yesek, yoksa boğazın bir başka ağız tadı ünlü Sarıyer börekçisine
mi uğrasak diye düşünebilirsiniz. Buna birde kaynaklardan doldurulan
pınar sularını, balık lokantalarını, balık pazarını, çarşının karşı
konulmaz lezzetlerini ilave ederseniz sadece Sarıyer'e bir gün ayırmak
gerekebilir. En iyisi boğaz gezimize devam edebilmek için Sarıyer
börekçisine uğrayıp şöyle bir paket kıymalı veya peynirli börek
kestirsek veya ikinci kata çıkıp denize karşı orada mı yesek diye
düşünürken çarşı içinde kırmızı tablalar üzerine dizilmiş mevsim
balıkları, ışıl ışıl yanan ampuller altında üzerlerine serpilen
sular aklımızı çeliyor. Sarıyer
sahilini kaplayan balık lokantalarına geliyor mısır ununa bulanıp
kızartılarak altın sarısı rengiyle iştah kabartan palamut dilimlerinden
yemeye karar vermek üzereyken biraz daha ilerlemeye ne dersiniz.
Boğazın sonuna geldik sayılır. Rumeli Kavağına yaklaşırken yanımızda
Telli Baba durağı ve genç kızların özellikle de evlenme çağına gelen
gelin adaylarının ve gelinlerin ziyaret yeri bulunuyor.
Telli Baba:
Telli Baba Türbesi evlenmek isteyen genç kızların türbeyi ziyaret
ettikleri ve bu ziyaret sırasında daha önce bırakılmış olan gelin
duvaklarından tel alıp hayırlı bir kısmet için dua ettikleri bir
türbe. Dilekleri yerine gelenler Türbeye tekrar gelip bu defa hem
duvaklarından tel bırakıyor hem de teşekkür için vaat ettikleri
ziyaretlerini yerine getiriyorlar. Telli Babanın hikayesi ise oldukça
ilginç.
Zamanında
tahlisiye memuru olarak görev yapan, gemilere kılavuzluk hizmeti
veren görevli bir gün nöbeti sırasında havanın aniden patladığı,
denizin kabarıp dalgalandığı anda bir bakmış ki fındık kabuğu misali
bir kayık içinde genç bir kızla oğlan dalgalarla boğuşuyor. Çok
geçmeden korkulan olmuş kayık devrilmiş, genç kız bir tarafa delikanlı
diğer bir tarafa dalgalar arasında bir görünüp bir kaybolmuşlar.
Tahlisiye memuru koşmuş kıyıya, atlamış denize genç kızı boğulmak
üzere iken yarı baygın halde kurtarıp sahile çıkarmış, delikanlıyı
bulamamışlar!. Aradan yıllar geçmiş ve genç kız evlenme çağına gelmiş
gelinliği ile şükran borcunu ödemek ve teşekkür etmek için bu mutlu
günü yaşamasında borçlu hissettiği tahlisiye memurunun bulunduğu
yere gelip kendisini sormuş. Görevliler mezarının bulunduğu yeri
göstermişler. Genç kız memurun vefat ettiğini öğrenince çok üzülerek
mezarı başında ağlamaya başlamış ve telli duvağını mezara bırakıp
ayrılmış. Bu hikaye dilden dile anlatılır olmuş, gelinlik çağa gelen
kızlar gelinlere yardım elini uzatan Telli Babaya ziyareti o günden
sonra bir görev saymışlar. Gelenek günümüzde de devam ediyor. (Bu
olay bana Hürriyet Gazetesinde görevli değerli büyüğüm, fotoğraf
hocam "Türbeler Araştırması" bulunan gazeteci, rahmetli Sayın Çetin
Şencan tarafından aktarılmıştır.)
Telli Babadan aşağı doğru deniz seviyesine inenler sağ tarafta bulunan
balıkçı barınağı yanından kıyısı balık lokantaları ile kaplı Rumeli
Kavağına ulaşıyorlar.Yola devam edenler yine balık lokantalarının
bulunduğu bir başka meydana geliyorlar. Bundan sonrası restoran
ve masa seçmeye kalıyor. İsterseniz deniz kenarı isterseniz restoranların
ikinci katları, t eraslarına
kurulup deniz ürünü siparişlerinizi veriyorsunuz. Eylül ayından
itibaren lüfer ızgara rağbet görürken mevsimine göre diğer balık
çeşitleri yanında kavakların meşhur midye tavaları tarator sosu
ile, karides güveç, kalamar, limonlu roka salatası en çok istenenler
arasında yer alırken tam karşınızda bulunan Anadolu Kavağı, kalesi,
Yuşa Hazretleri ile ziyaret edilen boğazın balıkçı köyü olarak konuklarını
ağırlıyor.
(Anadolu Kavağı hakkında
geniş bilgi için lütfen tıklayınız.)
(Anadolu Feneri - Poyraz
hakkında geniş bilgi için lütfen tıklayınız.)
(Garipçe Köyü hakkında geniş bilgi için lütfen tıklayınız.)
(Rumeli Feneri hakkında
geniş bilgi için lütfen tıklayınız.)
|