|
|
Karaköy
ve alt geçit
Öyle
çok eskilere değil, 70’li yıllara uzanırsak
çok farklı bir Karaköy tablosu çıkıyor karşımıza.
Karaköy yaya trafiği o yıllarda öylesine fazla
ki meydan tam bir curcuna, tam bir keşmekeş
haline bürünüyordu. Perşembe Pazarı hırdavatçıların
bütünüyle barındığı, çalışanı, ziyaretçisi oldukça
fazlaydı, musluk köselesi almaya bile oraya
geliniyordu. Bir üstünde ona paralel uzanan
cadde Bankalar Caddesi, Osmanlı Bankası'ndan
İtalyan Bankası'na dek tüm banka şubelerinin
neredeyse tamamı bu caddede yer alıyor, haliyle
gideni geleni fazla oluyordu.
Beyoğlu’nun devamı Yüksek Kaldırım yokuşu müdavimleri
yine bu yolu kullanıyor. Haliç sahili özellikle
boya satan dükkânlarla doluydu. Yolun karşı
tarafı ise Karaköy-Kadıköy vapur iskelesi, Necatibey
Caddesi için karşıya geçilmesi gereken bir dört
yol ağzı oluşuyor. Galata Köprüsünden inen araçlar
kıyıya paralel yol alıyor iskele önünden galata
rıhtımına paralel ilerliyorlardı. Karaköy Meydanı
otobüs, troleybüslerinin de durağı, durağının
iç kısmı ise Aksaray-Karaköy strapenteli (bir
sıra ara koltuk ilaveli) dolmuşların da
kalkış noktası.
Zamanın Belediye başkanı Haşim İşcan Karaköy
Meydanına bir alt geçit yapmaya başladı. Bittiği
zaman neler söylenmedi ki. “Bu geçit araç trafiğine
hizmet verm iyor
ki”, diyenlerden tutun da “Haşim İşcan parayı
toprağa gömdü” diyenler bile oldu.
Alt geçit deniz seviyesinin altındaydı, İstanbullu
için ilginç olmuştu. İçi pasaj gibi dükkânlarla
dolmuş, merdivenler kaymak gibi mermerden estetik
yapılmıştı. Merdivenlerden çıkanlar ve basamaklar
yağmurda, karda ıslanmasın diye üç çıkışın da
etrafı camlarla kapatılmış, tavan yapılmıştı.
Bütün bu meydana nazır ve asırlık Galata Köprüsü
manzaralı, radyo ve elektronik parçalarının
satıldığı Selanik Pasajının önünde, geçit’in
Tünel çıkışına doğru “Geçit Kafeterya” vardı.
Geçit Kafeterya da oturup sosisli sandviç yemek
yine o yıllarda yeni bir alışkanlık olan neskafe
içmek pek keyifliydi.
Galata Köprüsünden Sirkeci -Taksim, Sirkeci
–Nişantaşı arası sefer yapan strapenteli dolmuşlar,
Ortaköy-Aksaray troleybüsler i de bu trafiğe
katılırlardı. Zamanla alt geçidin mermer basamakların
kimi hoyratça kullanmaktan, kimi ağır yük taşıyanların
dikkatsizliğinden birer ikişer kırıldı. Bir
gün geçit kafeyi söktüler, bir başka gün geçit
giriş çıkışların üstünü örten tavan betonları,
rüzgâr tutan cam panelleri yok edildi, dolmuş
durakları da kaldırıldı“ Meydan açıldı, ferahladı”
diyenler oldu. Selanik Pasajı önü yıkıldı.
Belediye Başkanı Bedrettin Dalan döneminde bir
gece yangın çıktı, dubalar üstünde yüzen asırlık
Galata Köprüsü de yandı. Kazıklar çakıldı, yeni
köprü yapıldı, raylar döşendi, hafif raylı sistem
yerleştirildi. Yeni köprü beğenilmedi, Yeni
Cami siluetini kapatıyor, göze çok batıyor,
görüşü kesiyor, ben olsam onu denize kılıç gibi
yatırırdım bile diyenler çıktı. Perşembe pazarı
esnafının bir bölümü Yeni Yapılan Perpa iş merkezine
taşındı, Kadıköy de ki Baylan pastanesi de Karaköy’den
ayrıldı.
Perşembe Pazarı boyunca yıkımlar oldu, sahile
yanaşan mavnalar kaldırıldı, kıyılara beton
set döküldü ve Karaköy ruhunu kaybedip, bugünkü
görünümüne büründü.
|
|
|
Boğanın
Avrupa'dan Asya'ya Yolculuğu
Alman
Kralı II. Wilheim Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit'i
ziyaret ederken ülkesinden eli boş gelmemek
için beraberinde hediye olarak bir boğa heykeli
getirmiş. Boğanın Almanya'dan çıktığı yolculukta
ilk durağı İstanbul'un Yıldız Sarayı bahçesi
olmuş. Daha sonra Harbiye'de bulunan önceki
ismiyle Spor Sergi Sarayı, şimdiki ismi ile
Lütfü Kırdar Salonu önüne, beton kaplı alana
yerleştirilmiş. Bir tarafında Hilton Oteli bir
tarafında heyecanlı basketbol taraftarlarının
maçlara geldiği spor salonu arasında yıllarca
durmuş. Anı fotoğraflarına dekor olmuş. Günün
birinde ani bir kararla boğa buradan alınıp
Taksim Parkı'na, daha sonra İstanbul'un Kadıköy
yakasına, yani Avrupa'dan Asya'ya taşınmış.
Bir süre İskele karşısında bulunan parkta misafir
edilmiş, vapur yolcusuyla karşılaşır olmuş.
Sonunda buradan da alınıp, şimdiki yerine yani
Kadıköy Altıyol Meydanına, araç ve yaya trafiğinin
tam ortasına konulmuş. Boğa iri bulun deliklerinden
öfkeli nefes alır gibi sert bakışıyla, kendisine
ayrılan çiçekler arasında ki, zaten hareketli
meydana daha da hareket katıyor. Buluşmaların
yaşandığı, beklemelerin yapıldığı kavşakta,
adrese gerek görülmüyor. Gençler aralarında
randevulaşırken Cumartesi veya Pazar saat 14.00
de, belki de bir başka günün herhangi bir saatinde
"boğanın önünde" demeleri yeterli sayılıyor.
|
|
|
|
|
|
Taşlık
Gazinosu ve Çay Bahçesi
Maçka'da
bulunan Taşlık Çay Bahçesi ve Taşlık Gazinosu
İstanbul'un en nezih mekanlarından biriydi.
Geniş bahçe aşağı doğru kademelerle iner, hiç
bir masa diğerinin görüşünü engellemezdi. Taşlık
çay bahçesinin göze sığmayan manzarasının ufuk
hattında tarihi yarımada ve Ayasofya, Topkapı
Sarayı, Sultanahmet Camii siluetini görürdünüz.
Bahçenin hemen bitiminde ise tenis kortlarında
yapılan müsabakalar oyalanmanızı sağlardı. Taşlık
Çay bahçesinde çayın fiyatı diğer çay bahçelerine
göre biraz daha pahalıydı, buna karşın müşteri
kitlesi elitti. kimse kimseyi rahatsız etmez,
orta yerde çocuklar koşmaz, huzurlu şekilde
temiz hava alınır, geç saatlere kadar ailece
oturulurdu. Taşlık Gazinosu da yine tanınmış
lokallerdendi, gazinonun son yıllarında Dalida
gibi ünlü şarkıcıların verdiği konserlerin yanısıra,
ünlü italyan şarkıcı, sunucu, yıldız Rafeella
Carra'da gelmiş, dans pistinde hayranlıkla takip
edilen dansını sergilerken kendi de eğlenmek
için burayı seçmişti. Bir gün ne gazino, ne
çay bahçesi kaldı, anılar tarihe geçmişe gömüldü
ve aynı yerde Swiss Hotel yükseldi.
|
|
|
Kurbağalı
Dere
Kurbağalı
Dere gerek kokusu gerekse kirliliği nedeniyle
(Boklu dere) ismiyle de anılırdı. Zamanla dereye
atılanlar ve kirlienmeler nedeniyle derinlik
neredeyse sıfıra inmiş, köprünün altından geçen
kayıklarda ki yolcular, kafalarını köprünün
betonuna vurmamak için kayığın içine yatarak
geçmek zorunda kalmışlardı. Dere akışında durgunluk
had safhaya ulaştı ve köprünün iç tarafında
kalan tekneler gün oldu çamura saplandılar,
yüzemez halde bulundukları yere aylarca mahkum
oldular, denize açılamadılar. Zamanın Belediye
başkanı Bedreddin Dalan hemen gerekli çalışmayı
başlatarak dereyi temizletip, derinliği sağladı,
tekneler işler hale getirdi. Yan bandajları
ve park bahçe çalışmalarıyla dereyi ve çevresini
islah etti. Derenin bir özelliği de Salı günleri
kurulan Salı Pazarı için sahile yanaşan teknelerin
pazara gelenlere taknelerden satış yapmalarıydı.
Son yıllarda pazar'da fikirtepe'de ki yeni yerine
taşınarak çevre tamamen boşaltıldı.
|
|
|
Eminönü
Definecileri...
1983
yılı İstanbul Belediye Başkanı Bedreddin
Dalan dönemi, dubalar üzerinde yüzen asırlık
Galata Köprüsünün yerine yenisi yapılıyor.
Köprünün Eminönü yakasında ki ayakları
için kazı çalışmaları sırasında ve ortada
siyah, yağlı, çamur gibi topraktan koca
bir tepe oluşuyor. İşte ne olduysa oluyor,
o saatte başlıyor, siyahımsı toprak tepenin
üstüne insanlar üşüşüyor. Kâh elleriyle,
kâh sopalarla toprağı eşeliyorlar. Haber
çabuk yayılıyor, bulunanları kazı yapanlar
birbirlerine gösteriyorlar. Ertesi sabah
tepe insandan görünmez oluyor. Eleklerle
gelenler toprağı eliyor, altın arayıcıları
gibi denizde toprak yıkıyorlar. Sürekli
yeri değişen tepede bulunanlar heyecanı
körüklüyor, dikkatleri artırıyor, yeni
define arayıcılarını topluyor. Kimi altın,
kimi mecidiye, kimi gümüş paralar, kimi
sikke, kimisi de saat buluyor. Rivayet
edilen "Bizans altınları yoksa buradan
mı çıkacak" söylentileri dolaşıyor. Veee
sonraları gerçek anlaşılıyor. Yıllar önce
var olduğu bilinen Eminönü tuvaleti zaman
içersinde kapatılmış, yerinde tuvalet
olduğu bile unutulacak kadar zaman geçmiş.
Kazı sırasında alt üst edilen toprak kütlesine
ise kanalizasyon karışmış. Tuvalet ihtiyacı
için pantolon sıyırıp alaturka tuvalete
çömelenlerin ceplerinden tuvalet deliğine
düşen altın ve benzeri paralar yıllarca
kanalizasyon künkleri içine çöküp takılarak
kalmışlar. Bulunanlar ise o dönemlerin
asitli sularda paslanmadan kalabilen dayanıklı
paralarmış... |
|
|
|
|
|
|
|
Kabataş
Kabataş'ın
dünü bugünü. Yandan çarklı "Karamürsel" adlı
Araba Vapuruna atlı arabalar da binerdi. At bazen binmekte
inat ederdi, sahibi atın gözlerini bağlar, vapura öyle
çekerdi. Bir de Meclis-i Mebusan Caddesi'nden set üstüne
çıkan merdivenin yanında ki çimenlik alana, beyaz çakıl
taşı döşeli zemin üzerine günün tarihi yazılırdı. Bu
tip bir uygulama İstanbul'da sadece Kabataş'ta vardı.
Park görevlisi taştan dökülme rakamları her gün değiştirirdi,
mesela 28.6.1967 gibi bir tarihi, mahallenin çocukları
bazen muziplik olsun diye 2 ile 8'in yerini değiştirir,
28'i 82 yapar, görenleri şaşırtırlardı. Park görevlisi
deliye dönerdi. 60 lı yıllardan bahsediyorum. Vapurundan
inenler o yıllarda bu tarihe bakarlardı. O yıllarda
dijital göstergeler yok tabii.
Şimdilerde Üsküdar-Kabataş motor iskelesi ile akaryakıt
istasyonu yanında duran liman Kitabesi de Kabataş iskele
meydanı deniz kıyısındaydı. Deniz Otobüsü iskelesi karşısında
bulunan Kabataş Çeşmesinin taşları numaralanıp setüstünden
sökülüp bugünkü yerine henüz taşınmamıştı. |
|
Kurşunun
Hazin Öyküsü...
Pearl
Harbor'u hatırlarsınız. Bilmeyenlere de
geçen yıllarda filmi öğretti. Japon uçakları
Amerikan donanmasını bir sabah ansızın bastılar
ve tam 96 zırhlıyı batırdılar. Oysa Hawaii'deki
bu limanda, 97 donanma gemisi vardı. Birine
dokunmadılar. Niye? Çünkü o geminin tepeden
bakılınca bembeyaz görünen güvertesinde
bir kızıl haç vardı. O hastane gemisi idi.
Bombalar ve kamikazelerle dalan Japon uçakları
hastane gemisine dokunmadılar. Çünkü o gemi
orada, öldürmek değil, yaşatmak İçin demirliydi.
Adı Solace. Türkçesi teselli, üzüntü azaltan.
Solace savaş boyu Amerikalı annelerin üzüntüsünü
azalttı. Tam 25 bin genci ölümden kurtardı,
Amerika'ya taşıdı. Ülke limanlarına her
gelişinde, umutla umutsuzluk karmaşasındaki
kafaları ile anneler iskeleye koştular.
"Benim oğlum da geldi mi?" Savaş sonrası
hayatlarını Solace sayesinde kurtaran gençler
bir dernek kurar ve bir madalya yaparlar.
Üzerinde Solace'nin kabartması olan bir
madalya. Ve bunu gururla takarlar. Devlet
rahatsız olur. İkinci Dünya Savası'ndan
böyle savaş Karşıtı bir sonuç çıkar mı?
Solace gemisini yok etmeye karar verirler.
Gemi sapasağlam. Pırıl pırıl. Jilet olur
mu? Savaş sonrası yere serilmiş ekonomi
her dolara muhtaç. Uzak bir ülkeye satarlar.
Makyajını değiştirip bambaşka bir amaçla
kullanması için. O uzak ülke Türkiye. Yok
yahu! O gemi, ünlü Ankara! hastane gemisinden
transfer gezi gemisi Ankara.
vay canına! Türkiye, bugün Amerikalılar
için belki de hac yeri olacak, Gelibolu'nun
Anzaklar'ı çektiği gibi bir turizm Anıtına
dönüşecek Solace'nin kıymetini bilmez. Şefik
Kaptan'la yaptığı Avrupa seferleri dillere
destan olan Ankara sonunda ihtiyarlar ve
jilet yapılmak üzere hurdacılara teslim
edilir. 1980'li yılların başında Ankara,
İzmir'de sökülürken, yılların söktüğü bir
eski anıt da İstanbul'da dikilmektedir.
Haliç Tersanesi'ndeki Çorlulu Ali Paşa Camisi'nin
şadırvanı restorasyon gelir çatıda takılır.
Çatı kurşun. Kıtlık yılları. Kurşun yok.
Etibank dahi geri çevirir. "Kurşun yok."
Şadırvan çatısız kalacak. Dört bir yana
duyururlar. "Kimde kurşun varsa." Aliağa'da
Ankara'yı söken hurdacılardan haber gelir.
"Gelin bizde var, alın." Bre aman. Gemide
kurşun olmaz. Ankara'da niye olsun. Çaresizler
ya... Gider bakarlar. Gerçekten Ankara'nın
sayısız kamaralarından biri, tamamen kursunla
kaplı. Niye? Çünkü burası Solace'nin röntgen
odası. Radyasyonun dışarı sızmaması lazım.
Simdi yolunuz Haliç'e düşerse, Çorlulu Ali
Paşa şadırvanından bir tas su içerseniz,
ya da yüzünüze iki avuç su atarsanız serinlemek
için, unutmayın. Çatısına da bakın. Orada,
İkinci Dünya Harbi'nde, Pearl Harbor'da
Japonlar'in batırmadığı tek gemiden bugüne
kalan son izleri göreceksiniz. |
|
|
|
|
|
Kömürlüden
Deniz Otobüsüne
Kömürlü
gemilerin sonuncusu olan 68 numaralı Güzelhisar
emekliye ayrılmış. Yerlerini apartman görünümlü
daha sert hatlara sahip ahşap kaplaması olmayan
metal yığını, dizel makineli gemiler almıştı.
İstanbulluları araba vapurları ile beraber taşırken
bunlara bir de, denizde yol almaya başlayınca
ayaklar üzerine kalkarak sürtünmeyi en aza indiren
birkaç hızlı tekne ilave oldu. Birinin ismi
"Şirzat-I" di Kabataş'tan kalkardı. Ulaşımda
ihale sonuçlandı ve Norveç'ten deniz otobüsleri
satın alındı. Boğaza, Fındıklı açıklarına ilk
deniz otobüslerini getiren Conti Nippon adlı
gemi demirledi. Sessiz sedasız denize indirilen
Umur Bey ve Çaka Bey olarak isimlendirilen deniz
otobüsleri, denizle buluştuğu anda bayrakları
çekilip hemen iskelelerine doğru yola koyuldular.
Onları Yeditepe ve diğerleri izledi. Bedrettin
Dalan'ın belediye başkanlığı döneminde İstanbul
ve İstanbullu deniz otobüsleri ile tanıştı.
|
|
|
|
|
|
SOĞUKÇEŞME
SOKAĞI
Sultanahmet'te
bulunan Soğukçeşme Sokağı Ayasofya'nın arkasında, Topkapı
Sarayı dış bahçe girişinin solunda, Gülhane'ye bağlanan
dar ve şirin bir sokaktır. Yıllarca ihmal edilen ve
sarayın duvarlarına yaslanmış 10 ahşap binadan müteşekkil
olan sokak, Turing Otomobil Kulübü Başkanı merhum Çelik
Gülersoy'un çabaları ile 80 li yıllarda restore edilerek
günümüze kazandırılmış, turizmin hizmetine sunulmuş.
Soğukçeşme Sokağının önceki yıllarında 70 yılların sonlarına
dek, pek kimsenin görünmediği, sadece sokaktaki eski
evlerde yaşayan çocukların oynadığı, ara sıra ayıcıların,
nadiren sokak satıcılarının geçtiği bir sokaktı. Görülecek
bir şey olmadığı için turistik ve tarihi değerlere çok
yakın olmasına rağmen, turistler için pek geçmeye gerek
bir sebep de yoktu. Parke taşlı sokağa III. Ahmet Çeşmesi
önünden geçerek gelinir, sola dönüldükten
sonra sokağın sonuna doğru sarnıcın başında ki dik bir
yokuşla Gülhane kapısına ulaşılırdı. Günümüzde sadece
yaya trafiğine açık olan dar sokağın bu kısmında oto
tamirhanesi önüne eski model bir aracın park etmiş olduğu
fotoğraf karelerinde kalan belge niteliğinde görülüyor.
12 tarihsel ev ve bir roma sarnıcı bulunan sokak'ta
ki evlerin restorasyonu hiç de kolay olmadı. Evler ahşaptı
çoğu temelsiz yapılardı. Prosedür gereği yeni dönemde
yangın tehlikesine karşı ahşap ev yapılmasına izin verilmiyordu.
Yeni ev yaparken orijinalliğine sadık kalmak için içi
tuğla dolgulu betonarme karkas yapılıp üzerine ahşap
giydirilerek çözüm bulundu. Ne var ki zamanın belediye
başkanı Bedreddin Dalan yeniden inşa edilen evlere ruhsat
vermek istemedi, hatta yıkılmasını talep etti. Çelik
Gülersoy Cumhurbaşkanı Kenan Evren'i sokağa davet edip
durumu yerinde anlatarak izah etti ve sonunda sokakta
bulunan evler turizmin hizmetine girdi. Çeşmeler onarıldı,
çiçekler dikildi, evler kremalı pasta gibi yumuşak ve
sıcak renklere boyandı, Yaseminli Ev, Mor Salkımlı Ev,
Hanımeli Ev gibi isimler verildi, tiyatro dekoru gibi
plato benzeri bir sokak kazanıldı. Turistler fotoğraf
çekme çektirme yarışına girdiler. Sokağın tanıtımında
Çelik Gülersoy Soğukçeşme Sokağı için İstanbul'da apartmanı
olmayan yegâne sokak dedi. Sokak çok beğenildi, evler
örnek oldu, birçok bina buna benzetilmeye çalışıldı.
Sultanahmet'te bir moda başlamış oldu. Soğukçeşme Sokağı'nda
ki dokuz binanın pansiyon olarak kullanıldığı eski eşyalarla
döşenmiş odalardan, evlerin cumbalarından kafesli pencerelerinden
pijamayla uyanıp Ayasofya'ya, sokaktan geçenlere bakmak
değişik bir duygu olsa gerek. Evlerden biri halen İstanbul
Kitaplığı, Roma Sarnıcı da taverna olarak kullanılıyor. |
|
|
|
| |
|
|
ARNAVUTKÖY'ün
Kazıklı
Yolu
Boğazın
en güzel sahillerinden biri olan Bebek Arnavutköy
Caddesi birbirinden estetik yalıların, köşklerin
omuz omuza sıralandığı, eski köklü bir semt
olarak bu özelliğini yıllarca korudu. Ne var
ki boğazın kıymeti gün be gün artınca, sadece
sahil semtleri değil yamaçlar, tepeler ve çevresinde
artan yapılaşma, artan nüfus ve ona bağlı artan
trafik yükünü kaldıramaz oldu. Arnavutköy’de
yalıların arkasından geçen gidiş geliş iki şeritli,
balık restoranlarının çokça bulunduğu daracık
yol sabah akşam trafiğin yoğun saatlerinde adeta
kilitleniyor geçit vermez oluyordu.
Ne tarihi yalılar, ne de yolun diğer tarafında
ki eski ve değerli evlerin yoğunluğu nedeniyle
yolu genişletmek pek de mümkün değildi.
Zamanın İstanbul belediye başkanı Bedrettin
Dalan çabuk düşünen, düşündüğünü hemen uygulamaya
sokan yapıda biriydi. Haliçte bu kararlılığını
göstermiş ve birden bire yapılmıştı. Arnavutköy
sahili kazıklı yolu da işte böyle projelendirilip
çarçabuk uygulanmıştı.
Önce yol kenarına uzun uzun demir kazıklar taşındı,
yüzer çakıcı vinç getirildi, yalıların 20-30
metre açığına deniz içine kazıklar çakılmaya
başladı. Denizin, dalgaların yaladığı, sahil
boyunca sıralandığı yalılarda, evlerde çakma
işleminin etkisinden zemin sarsılmaları sonucu
çatlamalar oldu. Serzenişler basına yansıdıysa
da kazıklar çakıldı ve yolu oluşturan platformlar
monte edilip kazıklı yol hizmete girdi.
|
Bir
zamanlar sahile bitişik olan Arnavutköy iskelesi
kazıklı yolun dışına taşındı. Artık araçlar
denizin üstünde gidiyorlardı ve bu tuhaf bir
duyguydu. Yalılar denizden kopmadılar ama arkalarından
geçen yola ilave bir de önlerinden geçen bir
yol oldu. Yol trafik yükünü azalttı, yayalar
yeni ve seyrangah bir güzergâha kavuştular.
Hele kıçtankara bağlanan teknelerle Arnavutköy
görünüş itibariyle, Bodrum, Marmaris, Fethiye
sahillerini aratmıyordu.
En çok da boğazda çapari ile kıraça, istavrit
tutan balıkçılar sevindi. Çünkü kazıklı yolun
üzerinde duranların oltaları denizin derinliklerine
atılıyor, kurşun dibe oturmadan balık tutulabiliyordu.
Arnavutköy’ün bir özelliği de hiçbir yerde balık
olmadığı zamanlarda bile, sürekli akıntılı olan
Arnavutköy Akıntı burnunda her daim balık oluyordu.
İsmi üstünde Akıntı Burnu sürekli akıntılı olan
bir burundu ve burundan dönüp gelen akıntı sahili
yalar, ne varsa alıp götürür, süpürürdü. Kazıklı
yol yapıldıktan sonra akıntı sahile yaklaşamadı,
çakılı kazıklar çöpleri, pet şişeleri, atılan
çöpleri biriktirir oldular. Kazıklı yol Arnavutköy
bitiminde sınırlı kalmadı, Boğazın Büyükdere
kesiminde de uygulandı, trafiği büyük ölçüde
rahatlattı. Hatta Bebek ve Anadolu yakasında
da uygulanacaktı. Bedrettin Dalan yeniden belediye
başkanı seçilemedi, yalılarında yalı olarak
işlevliği devam etti.

|
 |
|
Topkapı
Topkapı
ve çevresi tam bir curcunaydı. Minibüs duraklarından
tutun da Topkapı Otogarına giriş çıkış yapan
şehirlerarası otobüsler, işportacıyla doluydu.
Topkapı'dan geçmek için bir tür cambazlık yapmak,
bir o kadarda sabırlı olmak gerekliydi. Pazar
günü işporta satışı ile katlanan kalabalığa
bir de kurulan bitpazarına gelenler eklenirdi.
Surların içine dek uzanan kalabalık ürkütücü
boyutlara ulaşırdı. Zaman zaman polis ve zabıta
ekipleri surların ücra köşelerine yaptığı baskınlarda
kaçak olarak at kesimi yapanları yakalar, kesim
için bekleyen sakat ve yaşlı atlara el koyardı.

|
|
|
|
Lodoscular
|
İstanbul
Yenikapı sahili sığ kumsalı, lodosçuların ekmek
kapısıydı. İstanbul'un çöpü bu sahile dökülür,
çöp kamyonları damperlerini kıyıya yaklaşıp boşaltırlardı.
Hava lodosa dönüp sahili azgın dalgalar dövmeye
başlayınca, çöp kümeleri içinde bulunan hafif
yüzebilir nitelikli olanları dalgalar parçalar,
açıklara taşır, ağır olanlar yüzemedikleri için
kıyının birkaç metre açıklarında dibe otururdu.
Lodos birkaç gün içinde geçer, deniz sakinleşince
lodosçuların çalışma ortamı doğar ve özel uzun
konçlu çizmeleri kalbur gibi leğenleri ile bu
sahilde iş başı yaparlardı.
Lodosçular dipte birikmiş olan ağır metalleri,
çöpleri karıştırmadan, yıkanmış olarak leğenlere
toplarlar, sonra da hurdacılara satarak bu işten
para kazanırlardı. Bu işi yapanlara da lodos sonrası
ortaya çıktıkları için lodosçular denirdi.
|
 |
|
|
|
Kazlıçeşme
Yıkımı
|
|
Konumuz
Nereden Nereye olunca bir zamanlar İstanbul deri
fabrikalarının bulunduğu, sahil yolundan geçerken
burnumuzu tıkadığımız Kazlıçeşme’den konuya uygun
bir anı yer alıyor. Deri fabrikalarının Tuzla’ya
taşınması kararı verilmiş, taşınma sonrasında
yıkıma geçilmiş. Etraf toz duman, dozerler, kepçelerle
yerle bir, dümdüz olmuş ve sonunda ortalık durulmuş.
Enkaz arasında küçük çapta ateş tuğlası toplanıyor.
Artık bu tip horasan tuğla imali yapılmadığı için
toplanan tuğlalar şömineciler tarafından bir TL’ye
satın alınıyor ve meraklılar şömine imalinde dekor
olarak kullanıyorlar. Ortalıkta gelecek nesil’e
anı olsun diye bırakılmış yine tuğla fabrika bacası
ile fabrikadan kalan kazanlar ve enkazı kaldırılmayı
bekleyen son birkaç bina görülüyor. Kazanların
yanında Ahmet Kabaktaş işte diyor bir buğu kazanı
içinden kedi kadar fare ölüleri çıktı hem de 10
tane! İşte bu kazanların yanında elinde balyoz
çalışan biri daha var. O birinin durumu, hikâyesi
biraz farklı. İsmi Harun Limar. Trakya göçmenlerinden,
eski ismiyle Yugoslavya’nın Üsküp Köyünden, mesleği
yıkımcılık. 1956 yılında Kazlıçeşme’de bulunan
Alarko’nun deri fabrikasında işe girmek için müracaat
etmiş. Vilayetten, Validen izin al, kâğıt verirse
işe alırız demişler. “Ben işçi olacağım, memur
değil” demişse de işe girememiş, işe almamışlar.
Yıllar geçmiş, tam 30 sene başka işlerde çalışmış.
Kabaktaş “1993 yılı Şubat ayında kısmette aynı
fabrikanın yıkımında çalışmak varmış” diyor.
|
 |
|
|
|
Banliyö
Trenleri
|
Sirkeci-
Halkalı arası çalışan banliyö trenleri çok bakımsızdı.
Bakırköy- Sirkeci arasında büyük yoğunluk yaşanan
trenlerin Florya, Menekşe arası yolcusu azalıp
vagonları tenhalaşırsa da yaz ayların Cumartesi,
Pazar günleri, Florya da hizmet veren Güneş ve
Belediye plajlarına olan rağbet nedeniyle plaj
yolcusuyla kalabalıklaşırdı. Mesai günlerinde
trenler sabah ve akşam saatlerinde öylesine dolardı
ki kapılar kapanmaz yolcular, bilhassa gençler
dışarı sarkarlar, hatta trenden düşenlere bile
rastlanır, gazetelere fotoğraflı haber olurlardı.
Fotoğrafta Sirkeci-Halkalı seferi yapan banliyö
treninin Ataköy- Yeşilyurt arasında geçişi görülüyor.
|
|
|
|
|
AYILAR ve AYICILAR
Ayıcılık
para kazandıran bir iş koluydu. Ayıcı ayısıyla
sokak sokak, mahalle mahalle dolaşır, kalabalığı
görünce bir komutla ayısını oynatır, bu
gösteri karşılığı seyredenlerden para toplar,
yoluna aynı amaçla devam ederdi. Bazıları
ayı ile güreşmek için ayıcıya ekstra ücret
teklif ederdi. Ayıcı ayının burnuna takılı
zincir halkayı çıkarmaz ama fazlasını beline
doladığı zincirin bir kısmını açar, güreş
için mesafe yaratırdı. Ayı kuvvetliydi,
ayı ile güreşen zor durumda kalırsa, ayıcı
zinciri çeker, burnu acıyan ayı güreşe istediği
gibi devam edemezdi. İzmir Karantina'da
1957-58 yıllarında bir iki kez böyle ayı
ile sokakta güreşen kişiler seyretmiştim.
Bir de anlatılanlar vardı ki onları hiç
görmedim. Ayıcı dağlarda, bayırlarda ayının
yaşayacağı yerlerde dolaşır, ayının beslenmek
için ininden dışarı çıkmasını kollar, ayı
dışarı çıkınca da ya kendisini, ya da gittikten
sonra ininde eğer varsa yavrusunu alıp kaçarmış.
Yavru ayının burnu delinip zincir halka
takıldıktan sonra, oynamasını öğretmek için
sıcak saç teneke üzerinde tef çalarlar,
sıcaktan ayağı yanan ayı, bir o ayağını
bir diğer ayağını kaldırır dururmuş. Daha
sonraları ayı ne zaman tef sesini duysa,
ayağının yandığını zannederek kızgın saç
üzerinde ki hareketleri tekrarlarmış. Ayıcının
bir değneği, bir torbası, bir de tefi bulunurdu.
Torbada genellikle ayı için kuru ekmek dilimleri
konurdu. Ayıyı oynatmak üzere çalmak ve
para toplamak için derili tef ayıcının en
çok işine yarayan aracıydı. Gösteri bitiminde
son olarak ayıcı bir diz hareketi veya koltuk
altına aldığı değneğin ucunu hafifçe değdirerek
ayının ayağa kalmasını sağlar, iki ayak
üzerine kalkan ayıya değneği vererek, genellikle
"Kocaoğlan" isimli ayıdan değneğin etrafında
dönmesini isterken "Kocakarı hamamda ne
yapar" diye bir de soru sorardı!

Yazın sıcak günlerinde burnunda zincirle
ayıcıya tabi olarak dolaşan ayı, postunun
içinde bunalır, buna rağmen sıcak asfalt
üzerinde tabanları yana yana yürürdü. Ayıcı
bazen insafa gelir, ayıyı bulduğu hortumla
ıslatıp serinlemesini sağlar veya ayının
denize girmesine izin verirdi. Burnunda
zincirle yüzen ayı denizden çıkmak istemez,
bu arada gazetecilere yakalanmışsa ertesi
gün gazete sayfalarında resimli haber olurdu.
Özellikle turistik semtlerde, otellerin
bulunduğu yerlerde ve gemilerin demirlediği
Dolmabahçe de turistlere gösteri yapar,
bazen de ayı ile beraber fotoğraf çektirmek
isteyenlerden para toplarlardı. İstanbul'da
Tarabya, Dolmabahçe, Elmadağ, Laleli de
ayıcılar, son dönemlerinde ayı oynamaktan
ziyade, kent içinde poz vererek para kazanır
olmuşlardı.
Bir gün karar alındı ve ayı oynatmak yasaklandı.
Ayıcıları zabıta ekipleri kovalamaya, yakaladıklarının
ayısını elinden almaya başladılar. İşte
böyle bir gün Dolmabahçe Camii karşısında,
Setüstü başında bir kapalı kamyonet beklerken
uzaktan gördüm. Elimde fotoğraf makinemle
yetişmek için deli gibi koştum, manzara
kaçırılacak gibi değildi. Ayı, ayıcının
elinden alınmış, ayı toplama kamyonetine
bindirilecek. Ayının bir tarafında bir zabıta
görevlisi, diğer tarafta bir başka zabıta
görevlisi yaşlı birinin yürümesine yardım
eder gibi koluna girmişler, ayıyı kamyonetin
dar kapısından sokmak üzere kamyonetin arkasında
bulunan iki üç basamağı çıkartıyorlar. Gazetecinin
fotoğraf çektiğini görünce önce zabıtalar
gülerek dönüp baktılar, sonra oldukça iri
adam boyunda ki ayı döndü baktı omzunun
üzerinden bana. Her şey bir dakika içinde
oldubitti. Kamyonet gitti, geriye kalan
muhteşem bir fotoğraf la gazeteye döndüm…..
Toplanan tüm ayılar önce intibak dönemi
için bir süre tedavi edildiler, daha sonra
hepsi doğal ortamlarına bırakıldılar. Yılların
ayı oynatıcılığı bu şekilde iş olmaktan
çıktı. |
|
|
|
|
|
|
Troleybüsler
|
Tramvaylar
bölüm bölüm kaldırılmış yerine alternatif olarak
otobüs ve troleybüsler hizmete girmişti.
Tramvay yolları üzerine asfalt dökülmüş yolun
iki yanına direkler dikilmiş troleybüs boynuzlarının
elektrik alacağı hatlar döşenmişti. Troleybüslerin
yolu belli, sessiz, kokusuz, dumansız, kendi halinde,
kendi yolunda giden yavaş araçlardı. Tek kusuru
sık sık kesilen şehir cereyanı yüzünden yolda
kalmalarıydı. Aslında kusur bununla kalmaz, dönemeçlerde,
Galata Köprüsüne çıkarken veya şeridine giren,
park eden araçları sollama mecburiyetinde kaldığı
durumlarda havai hattan biraz uzaklaşsalar boynuzları
çıkardı. Şoför direksiyondan iner, boynuzu önce
kendine doğru çeker, sonra
usturuplu şekilde elektrik hattı altına getirip
bırakır, hattı kavrayan kelepçenin hatla buluşmasını
sağlardı. Bunu bir defa da beceremeyip defalarca
yapan da olur, bu temas sırasında şerareler çıkmasına,
kıvılcımlar dökülmesine neden olurdu, sonra yola
devam edilirdi. Oturma yerleri hafif ortopedik
görünüşlü krem renkli ve formikaydı. O yıllarda
çok moda olan Terilen kumaş pantolonla kayarak
oturulurdu. İç aksesuarların arasında, ayakta
giden yolcuların tutunacağı nikelajlı borular
dolaşırdı. Pencereler geniş, ferah, aydınlık araçlardı.
Troleybüsler silkeleyerek kalkar, ani duruşlarla
yolcularını yayık gibi sallar, hiç yoktan yere
gereksiz samimiyetlere, kucaklaşmalara ve ''pardon''
lara sebep olurdu.
Bir ismi de "boynuzluydu". Leyland otobüsler
satın alındıkça seferden alındılar, direkler,
hatlar söküldü ve troleybüsler çarçabuk unutuldu!
Halkalı hurdalığında yalnızlığa bırakıldılar,
sonra da hurda olarak satıldılar, ufalanıp yok
oldular .
 |
|
|
|
Azapkapı'dan
Kumkapı'ya, İstanbul Balık Hali
|
|
Azapkapı
Balık Hali
İstanbul’un
eski balık hali Haliç Unkapanı köprü bitiminde
Sokullu Mehmet Paşa Camisi’nin yanı başında,
Azapkapı’daydı. Karadeniz, Marmara’da avlanan
balıkçı tekneleri Galata Köprüsü altından
giriş yaparlar, Haliç kıyısına yanaşır balık
boşaltırlardı. Çoğu zaman teknelerin peşine
takılıp gelenlerle, yörenin yerlisi martılar
çığlık çığlığa sahile doluşurlardı. Lüfer
tekneleri yan yana yanaşır, balık indirmek
için sıraya girerlerdi. Balık halinde “pazarbaşı”
denilen görevliler, genellikle iki kişi olurlar,
uzun önlüklü, kravatlı, çizmeli, ellerinde
balık alanların isimlerini yazdıkları uzunca
bir defter olurdu. Balık alıcıları arasından
mezatta en yüksek fiyatı verenleri listeye
yazar, balık onların olurdu. Onlarda parasını
öder, kapıda teskereyi göstererek balıkları
alır götürürlerdi. Şimdiki ünlü balıkçıların
neredeyse tamamı zamanında aldıkları balıkların
hamallığını yapmışlar. Tahta kasalar içinde
ki balıklar üst üste konup sırtta taşınarak
halden çıkarılır, eğer Üsküdar, Beylerbeyi,
Beykoz gibi yerlere karşı yakaya geçilecekse
taşımacılık denizden yapılır, Eminönü Küçükpazar
arasında kıyıda bulunan Meyve ve Sebze halinden
de ihtiyaçlar alınır, karşı yakaya mavnalarla
öyle gidilirdi. Avrupa yakasında dağıtım için
kamyonetler, triportörler, pikaplar, hatta
at arabaları bile kullanılırdı.
Kumkapı balıkçıları
Günümüzde ki Kumkapı sahili eskiden de balıkçılarıyla
anılırdı. Sahil boyunca balıkçı tekneleri
kıyıya dikine dayanır, yan yana bir sıra oluştururlardı.
Sahil yolu deniz seviyesinden yüksekte olduğu
için balıkçılara tepeden bakardınız. Balık
almaya gelenler balıkları tepeden gözleriyle
seçerler, dokunma, koklama gibi yakın temasta
bulunamazlardı. Balıkçının söylediğine inanmak,
güvenmek zorunda kalan balık alıcıları, beğendikleri
plastik leğenlerden birini işaret ederler,
pazarlığını
yaparlar, kayık içinde temizlenmesini beklerlerdi.
Her teknede biri balık ayıklarsa, diğeri balığı
torbalayıp müşteriye iletme işini yapardı.
Deniz suyu ile temizlenen balıklar torbalandıktan
sonra iki kulağından tutulup ekseninde havada
iki tur çevrilir, ağzı düğümlenir, müşteriye
doğru yukarı atılır. Kaldırım platformunda
bekleyen alıcının havada yakalaması sağlanırdı.
Alıcı parayı önceden kayığa uzatmış veya atmış
ise para üstü ikinci torba arasında balıkla
birlikte yukarı atılmış olurdu. Balık seçmek
zor işti. Leğen içindeki balıkların arasına
birkaç tane canlı istavrit konunca psikolojik
olarak balıkların tümünün canlı olduğu, ya
da biraz önce ölmüş olabileceği sanılırdı.
Çoğu kez bir kaç canlı balık diğerlerinin
de satışını kolaylaştırırdı. Akşam saatleri,
mesai çıkışı Kumkapı sahili canlanır, en çok
Palamutlar dilimlenirdi. 70 li yıllarda balık
boldu, balık Kumkapı’da daha ucuzdu, balık
yiyen azdı, et gibi fazla itibar görmezdi,
kırmızı boyalı tepsilerde solungaçları dışarı
çıkartılıp, dizilmiş haliyle daha da canlı
görünürdü.
Balık halinin yeni adresi ise yakında Küçük
çekmece olacağı söyleniyor!
|
|
|
|
Resimli Duvar Halıları
|
Hey
gidi günler hey
Sokak satıcılarından bazıları da kâh omuzlarında
dolaşarak, kâh bulundukları yerin duvarına asarak
sergiledikleri duvar halılarını satarlardı. Duvardan
duvara resimlerin, dev posterlerin, olmadığı yıllarda
kimi aileler duvarlarını tablolar yerine, duvar
halıları ile süslerlerdi. Yatak odalarına, köy
kahvelerine, dükkânlara da asılırdı ama en çok
misafir odaları ile sedirlerin bulunduğu oturma
odalarında görülürlerdi. Duvara dayalı yastıklardan
hemen sonra ortalama 100x140 cm ebadında tavana
dek duvar halıları kaplardı. Bazen parlak, bazen
mat kumaşlar üzerine baskı tekniği ile resmedilmiş
duvar halıları oturma odalarının başköşelerinde
tablo gibi seyredilirdi. Halı temaları genellikle
doğa manzaralarından seçilir, resmin içinde geyikler,
atlar, aslan, kurt, ağaçlar, göller, nehirler
halı etrafında saçaklar olurdu. Buna rağmen çeşitler
fazlaydı. Kâbe'nin duvar halısı çok satan halılardan
biriydi. Yaptıkları halıların satıldığını gören
halıcılar çeşitleri artırmışlar, dini resimlerin,
camilerin, seccade desenli, olanların yanı sıra,
boğa ile güreşen matador, İstanbul Boğaziçi Köprüsü,
Venedik gondolları resimli halılarla, ünlülerin
resimleriyle de duvar halılarını yapmışlardı.
İstanbul'da Kapalıçarşı Örücüler Kapısı bölümünde
The Beatles, Elvis Presley, John Wayn, Marilyn
Monroe gibi sanatçıların duvar halıları gençler
tarafından da satın alınır, genç odalarına boydan
boya asılır, şal niyetine omuzlara dolanıp taşınır
olmuştu ! |
 |
|
|
|
|
Küçükpazar'dan
Süleymaniye'ye
İstanbul'un
en büyük değişim gösteren yerlerinden birisi de Haliç
sahili Sebze Meyve Hali önü ve Küçükpazar'dan Süleymaniye'ye
uzanan yamaçtı. Sebze Meyve haline gelen kamyonlar,
yaşanan yoğun alış veriş trafiğine sahne olan Ragıp
Gümüşpala Caddesinin diğer tarafı, halde çalışanların
kaldığı evlerden, muz bekletme odalarına varıncaya kadar
çeşitli amaçlarla kullanılırdı. Halin yanıbaşında ise
kendinizi Hong Kong'da sanabilirdiniz. Burası denizde
büyük yüzey kaplayan teknelerle, yüzer platformlarla
adeta yüzen bir şehri andırırdı. Özellikle Galata Limanına
gelip yanaşamayan Camberra, France, Quinn Elizabeth
II, Cunnard gibi dev transatlantiklere, boğazda demirleyen
savaş gemilerine küçük motorların yanaşması, ikmal yapılabilmesi,
karaya inecek turistlerin motorlarla taşınması için
Unkapanı sahilinde sadlar bulundurulur, ihtiyaç halinde
emektar kömürlü römorkörler yedeğinde çekilerek Dolmabahçe
önlerine taşınırdı. Römorkörlerin çektiği bu sadlar,
platformalar başta ressam Necdet Kalay olmak üzere bir
çok ressamın tuvaline konu olurdu. Bld. Bşk. Bedreddin
Dalan zamanında önce hal, sonra römorkörler taşındı,
Haliç'de çok büyük değişim yaşandı. |
|
|
|